“Tevhidi Sosyal Düşünce”

Papaz kaybetti! Onunla birlikte kim ne kaybetti?

Papaz ile düşünür arasındaki çatışmada Papazın “Tanrı kelamıyla” kendini tartışılmaz kıldığı bir gerçeklik algısı vardı. Papaz kaybetti. Onunla beraber Papalık ve din de kaybetti!

“Objektif” takılmanın müptezelliği

Her “nesnel” olma iddiası, bir beklentiye tekabül eder.

“Kendi nefsi için” bir şey istiyorsa “namerttir.”

Nesnel olmak iddiası, yarışa bir adım önde başlama isteğidir.

İddiayı yapan, “nefsini” muhataplıktan çıkarmaktadır.

Amacı zaten “aşikâr” olan “gerçeği” dile getirmek stratejisidir.

Bu algı, Batı’nın Doğu’ya bakışında yoğun olarak işletilir.

Ayrıca Doğu’nun “bireyleri” arasında birbirine karşı da etkili olur.

Her zaman böyle miydi peki?

“Nesnel” bakmanın bir üst değer olması, özellikle pozitif bilimlerle gelişti.

Laboratuar bilimleri nesneyi gözlem altına aldı, reaksiyona soktu.

Çıkan sonuç, gerçeğin “nesne” olarak varlığıydı.

Sonra, endüstriyel üretim mekanizmalarına yansıdı.

Sonra, siyaset ve toplum mühendislerinin dilinde pelesenk oldu “nesnellik”.

Giderek toplum, sermaye ve siyasetin elinde “nesne” oldu.

İma ettiği ciddi bir yargı vardır “nesnel”in…

Gerçek yeknesak bir algıdır, demekti.

“Üretim hatları” mantığı toplum algılarına geçerli kılındı.

Ham madde olarak alınan algının kendisi, genel gerçek oldu.

Gerçeği bulmaya çalışan kişi veya özne, gerçeğin algı sürecinde değildi.

Özne dâhil değildir artık.

Özne aletsel bir nesneliğe ilişir zamanla.

Gerçeğe  “fotoğraf çeken” bir nesne bakmaya başladı.

Yani nesne-insan nesne-maddenin fotoğrafını çekmesi gibi…

Artı veya eksi katkıları olmazdı.

Oysa…

 Öznenin “kendiliğinden” gelişen süreci izlemeye, gözlemeye muktedirliği yanılsamadır.

On dokuzuncu yüzyılda  “Deneysel tıp,”  “Deneysel roman,” gibi akımlar, realist, natüralist ve pozitivist ekollerin temel bakış açısı nesnellik üzerine kuruldu.  Pozitif bilim kavramları bu “nesnel gerçeklik” iddiasıyla ortaya çıktılar. Farklılaşan ilgi ve bilgi alanları, “uzmanlık” alanları doğrultusunda bağımsızlıklarını ilan etti. Bireysel adlarını almaya başladılar: sosyoloji, psikoloji, biyoloji gibi bilim dalları bu ayrışmayla meydana geldiler.

Avrupa Orta Çağında gerçek, önceleri “Tanrı’nın elinde” ve “kurumlarında” idi.Rönesans, Reform ve Aydınlanma teorileriyle farklılaşan yorumla oluştu. Bu süreçte, insanın akıl ve mantığıyla“İlahi olanı” akılla tercüme etme fikri doğdu. Evreni anlamak için sadece İlahi kaynak değil, insan aklının da telif yeteneği olduğu fikri çıktı. Bilgi ve fikir Kilise sultasından çıkarak “özne”lerin ellerinde şekillenmeye başladı. Kilise dışı, yani seküler düşünürler özneler olarak düşünmeye ve yazmaya başladı.

Papaz ile düşünür arasındaki çatışmada Papazın “Tanrı kelamıyla” kendini tartışılmaz kıldığı bir gerçeklik algısı vardı.

Papaz kaybetti. Onunla beraber Papalık ve din de kaybetti.

Çünkü Kilisenin aklı, Papanın direktiflerinden ibaret kalmıştı. Aristokrasi de Papazın sultasından bıkmıştı. Kilisenin taşınmazlarını da elde etmek istiyordu. Papaz kendini, “Tanrı kelamını” temsil eden nesne olarak ifade ettiği için o “özne” olarak zaten yoktu. Papazın tartışılması, Papanın tartışılması, Papanın tartışılması ise doğrudan Tanrının tartışılması anlamına geliyordu.

Kilise bu kavgayı on dokuzuncu yüzyılda, düşünür özneye karşı kaybetti. Sonra düşünürün yerini “bilim adamı” almaya başladı. O noktada, sermaye kendini “özne” olarak merkeze koymak istedi. Bilimin nesnelliği tartışmaları bu dönemde başladı. Darvin’le insan, “insan” köklerini bıraktı. Marks'la kültürel sanılanın aslına natürel yaşam kavgasından ibaret olduğunu düşündü. Freud’la ise, şuuruna da hâkim olamayan “natürel” varlık olduğunu dehşetle keşfetti “bilim”. Sosyoloji verileri topladıkça, antropolojiden gelenlerle birleştirdi. Folklor çalışmaları tepsiyi sundu ikisine ve artık “öznel” durumlar “genel” hükümler haline dönüştü.

Öznel demek “genel” olanın bir küçük nüvesi oldu.

Birini bilince, hepsini bilmek demekti.

Sanayide üretilen maddelerin standartları insana uygulanır oldu.

Özne nesneleşti yani…

On dokuzuncu yüzyıl resimden fotoğrafa geçti. Bu dönem ressamın öznelliğini, kendini gerçeğe katmadığı sanılan “nesnel fotoğrafçı” edasıyla yaklaşmanın dönemi oldu. Ellere değil, ellerin yaptığı makineye önem veren gerçeklikti bu. 1825’te çekilen ilk fotoğrafın-- Eflatun’un taklit teorisini andırırcasına-- bir atı geminden tutan adam resmine ait olması bu nedenle manidardır. Yani, fotoğraf makinesi bir resmi fotoğraflamıştı!

Giderek “bilimsellik” ve onunla aynı koşumları taşıyan “nesnellik”, öznelliğin korumasız alanlarına tasallutta bulundu.Değişen atom teorileri ve post modern yaklaşımlara rağmen, harcıâlem her konuda, “tarafsızlık,” yani gerçeğe sadıklık, yani dürüstlük ve “adil” bakışla özdeş hale geldi. Hem bilimde hem edebiyatta  --bir dönem taklitçisi olduğu mutlak gerçeğin “not edicisi”, “yansıtıcısı” sanılan insanın-- gerçeği “yaratma” çabaları on dokuzuncu yüzyılda çıktı. “Objektif”le beraber anılan fotoğraf makinesinin ilk modelleri kullanıma girdi.

Dahası…

Sanayileşme, sömürü ve kolonizasyonla beslendi. Etkilerini Avrupa’da toplumun --kendini koruyamayan-- her kesiminde hissettirmeye başlamıştı.

Sermaye “özne” olmuştu.

On dokuzuncu yüzyılda “Romantik” dönem tasavvurları hala vardı. Ancak onlarda bile, artık nostaljiyle anılan kırsal cennetler bitmiş, hayata ve edebiyata giren acı, soğuk, vahşi yaşantılara bıraktı.

Cinsellik alenilik kazanarak şuuraltından edebiyat ve sanat döküldü. O da meta olmuştu…

Zola’nın seri romanları ve Gustave Courbet’in DünyanınMenşei adlı resmi bu durumu anlatır. Türlerin Menşei ile başlayan süreçle,  insan toplumlarının “güçlü olanın” hayatta kalacağına dair Darvinist gözlemle tasvir edildi.

Önceleri insanlar “kader”i  “varlığın silsilesi” doğrultusunda muğlâk ve soyut bir yön tayin edici olarak görüyordu.  Birçok farklı etkenle beraber “kaderi” yeniden anlama çabaları çıktı. Arkasından gelen Marksist yorum ve başkaldırı “tarih”i, insan eliyle yazma çabalarına dönüştü.

“Realizm (Gerçekçilik)” deki “real (gerçek)” kelimesinin “materyal (maddi)” olanla eş düzeyliğine iman eden yeni bir anlayışın, Romantizm ve Sürrealizme tepki olarak çıkması ve akabinde gelen sembolizm ve ekspresyonizme kayması aslında, “izafiyet teorisi” öncesinde gelişen “gerçeği” anlama ve aktarmadaki bireysel tavırların, katkıların, hatta “yansıtmanın” (reflection) aksine, yansıyanı kırmayı (“refraction”) ve hatta “real” olana bir direnişi ifade eder.

“Real” olana direnişin özünde, “real” olanın ona direnene verdiği acı ve kaçıma hissi ve o tür gerçekliğe yaratan unsurlara direniştir.

Direniş, diretileni muhayyilede, edebiyatta ve sanatta onu yeniden şekillendirme şeklinde tezahür eder. Yirminci yüzyıl başlarında, Eski Yunan’da beşinci yüzyılda nispiyetçi sofistlerin, bilimsel anlamda Galileo’nun “tep tip hareket”lerin nispiyetine değinerek ele aldığı nispiyetçilik, Einstein ile atoma ve sonra hayata uygulanarak yeniden tanımlanması, “bilimsel” verilerle desteklenmesi bir anlamda “real” olana dair tekeli kırdı.  Kutsal Kitap’ın tanımladığı evren tekeli çoktan kırılmıştı. Artık “evrensel, monistik, mutlakıyetçi, objektif”lik iddiaları anlamsızlaştı.

Dilerim artık Türkiye’de de “objektif”lik kaçak güreş taktiği olmaktan çıkar ve yerini “sübjektif” hakkaniyete bırakır. Dilerim ki gerçek, suret ve hologramlarda değil, “gerçek” öznelerin dilinde varlık hüviyetine bürünür.

Metin Boşnak - Haber 7
mbosnak@metinbosnak.net

 

 

Yazarın Son Makaleleri

Sosyal Ağlarda Paylaş

Twitter Facebook Google+ E-mail

Kategoriler

Son Yazılar