“Tevhidi Sosyal Düşünce”

Küresel Kriz Ve Sanayi Sonrası Enformasyon Toplum Kuramı Bağlamında Batı Medeniyeti-Sosyal Bilim Anlayışı İlişkisinin Zihniyet Kökenleri

KÜRESEL KRİZ VE SANAYİ SONRASI ENFORMASYON TOPLUM KURAMI BAĞLAMINDA BATI MEDENİYETİ-SOSYAL BİLİM ANLAYIŞI İLİŞKİSİNİN ZİHNİYET KÖKENLERİ

 

Özet

Batı'nın sanayi sonrası toplum yapısında, enformasyon toplumu tecrübesi ve günümüzde yaşanan finans krizi gibi olgular eşliğinde bir medeniyet tartışmasını ortaya çıkarmıştır. Bu süreçte Batı medeniyetinin temel özgünlüğü olan madde merkezlilik boyutu, karşılaşılan sorunları aşmada yeterli bir çözümleyici bir gelişme sağlama konusunda güven veremediği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda insan ve toplum düşüncesini yönlendiren sosyal biliminin, Batı medeniyeti açısından paradigmatik bir değişime uğraması gündeme gelmektedir. Bu bağlamda Türk sosyal düşünce dinamikleri ile Batı sosyal düşünce dinamiklerinin mukayeseli analiz özelliğinden hareketle süreçte yaşanan ve yaşanmakta olan olguların değerlendirilmesi yapılmaktadır.

 

Anahtar Kavramlar: Sanayi sonrası kuram,  medeniyet,  enformasyon toplumu, sosyal bilim, rasyonalite-irrasyonalite

 

THE ORIGINS OF THE RELATIONSHIP BETWEEN WESTERN CIVILIZATION AND UNDERSTANDING OF THE SOCIAL SCIENCE WTTHIN THE CONTEXT OF GLOBAL CRISIS AND THE THEORY OF INFORMATION SOCIETY

 

Abstract

The phenomena like the experience of lnformation Society and current financial crisis created a debate on civilization. In this process, it is understood that the main original dimension of Western Civilization, materialism, cannot give necessary trust for the solution. ln this context, paradigmatic transformation of the social science that directs human and social thought, in terms of Western Civilization. In this article, by relying on the comperative attributes of the dynamics of Turkish social thought and Western social thought, the phenomena which are both lived and currently in scene are analyzed.

  

Key Words: Post-industrial Theory, civilization, information society, social science, rationality, irrationality

 

Giriş

Dünyadaki tüm toplumlar, şöyle ya da böyle Batı iktisat sisteminden ve onun felsefi kökeni olan Batı medeniyetinin pozitivist (modern paganist), determinist, gözlemcilik ve evrensel kesinliği içeren bilimci anlayışından etkilenmiştir (Davutoğlu, 2005: 217). Bu yaklaşım, Batı dışı toplumların anlamlar dünyasının etkisiz kılınması sürecini ortaya çıkarmıştır. Bu durum ise Batı dışı insanını; yeniden ahlak arayışına, mananın ve soyut değerlerin toplumsal hayattaki ekonomi, siyaset, aile, eğitim, din gibi sosyal temel kurumlar üzerindeki vazgeçilemez önemine ilgi duymaya yöneltmiştir.

Galbraith'ın ''teknolojinin niteliği", bütün sanayi toplumlarını birbirine yaklaştırmıştır (Kerr, 1983: 17) argümanı, nasıl ki Batı medeniyeti içindeki toplumların maddi dünya algılamasını birbirine yaklaştırmada etkin olmuş ise, aynı zamanda bu etki, ileri sanayileşmiş Batı’ lı toplumların zihniyetinde (soyut alanında), belli ölçülerde birbirine yaklaştırıcı etkiyi de ortaya çıkarmıştır. Buna göre Batı medeniyetinde(ağırlı olarak sanayileşmiş toplumlar bu medeniyet dairesi içinde yer alır) "teknolojinin niteliği"; insanlığın ruhunu zedeleyerek, toplumları aşırı derecede iktisadi kaynak mücadelesine yöneltmiş, savaşların ve sivil ölümlerin çoğaltmasında etkinliği görülmüştür. Ayrıca bu zihniyetin, çevre istismarının had safhaya çıkmasında, canlıların yaşam alanının sömürülmesinde temel etkisinin bulunduğu ve böylece de dünyanın, yaşanamaz bir gezegene doğru yönünü çevrilmiş olduğu, pek çok çevrelerce sıklıkla ifade edilir olmuştur.

Dünyanın gelişmiş ve pek çok da gelişmekte olan toplumlarında, dünyanın lideri konumunda bulunan Batı medeniyeti toplum düşüncesinin ortaya çıkardığı bu ahlak krizini gidermeye yönelik, yeni bir anlayışı inşa edecek güçlü bir ait yapının bulunmadığı ifade edilebilinir. Çünkü bu toplumlann pek çoğu aynı kültür dairesi içinde bulunmakta olduklarından, aynı öğretinin temel çerçevesi ile insana ve eşyaya bakmaktadırlar. "Batılılaşma, Batılılaştırma" kurgusu sonucu hele Türkiye gibi son bin yılının sekiz yüz yılının aşağı yukarısı yarısında, dünyada etkin siyasal güç oluşturmuş, özgün medeniyet anlayışı ve "devlet" geleneği bulunan bir toplumun, Batı medeniyetinin Darwinistik mahreçli pragmatis, pozitivist-liberal ideolojik eğitim sistemini kullanma durumuna yönlendirilmiştir(Berktin 1961: 121). Bu eğitim anlayışının geliştirdiği bireyci iktisat zihniyeti merkezli toplum görüşü ise; tek boyutlu (sadece maddeyi "salt aklı/beyni" zihni merkezine alan) insanı (Gutek, 2001: 214), materyalistik toplum-insan ve siyasal yapı etkileşimine dayalı bir "eşya fetişizmi"  anlayışının yerleştirilmesini sağlanmıştır (Kara,  2001:  78).  Oysa Türkiye, kendi toplumunu milli ve manevi merkezli iki boyutlu (bütüncül) düşünce sistemini yani özgün sosyal bilim anlayışından uzak durup, onun yerine Batı sosyal bilim anlayışının tercihi sonucu, oluşan tek boyutlu materyalistleşmiş toplum gerçeğinin ürettiği ahlak krizini veye toplumsal bunalımı çözmesi mümkün görülmemektedir. Buna göre sosyal bilimlerin "insan üıünü" olması ve insan davranışlarında somutlaşmasına bağlı olması gerçeği (Bozkurt, 2004: 19) benimsenen Batı medeniyetinin bunalımlı sosyal bilgi/bilim alt yapısı ile Türkiye'nin sosyo-kültürel yapısındaki; "etniklik­millilik konularına", "devlet-toplum-din" ilişkilerine, "ekonomi-toplum-din ilişkisine", "elit-halk-toplumsal birlik ilişkisine", "sermaye-emek-toplum ilişkisine" ve "bilim-değer-insan ilişkisi" gibi pek çok toplumsal faktörlerin etkileşimine yansıyan açılımların hatalı olarak kurulmasına, eksik açıklanmasına, yetersizlik taşıyan çözümleme gücüne yöneltmektedir. Böylece başka bir sosyo-kültürel dinamiğe (örneğin Batı medeniyeti) bağlı açıklamaları temel alan sosyal-bilim anlayışı da, Türkiye'nin; özgün insan inşasını, milli kalkınmasının gerçekleşmesini ve böylece de en azından bölgesel güç olmasının önü tıkanmış olma anlamına gelmektedir.

Sonuç itibariyle Türk sosyo-kültürel sisteminin sahip olduğu derinlikli sosyal sistem [ki o, iki boyutludur; insan-"madde (somut/nicel,) + mana (soyut/nitel)" birlikteliği]. Batı medeniyetinin madde merkezli (ki o, tek boyutludur, insan­madde ilişkisi) sosyal düşünce tasavvurundan çok ileri bir durumdadır. Bundan dolayı çağın ve insanlığın içine girdiği bunalımdan çıkışı sağlayabilecek, kültürün özüne uygun özgün bir yeni yorumla"ahlak-insan-toplum" ilişkisini ve tasarımını ortaya koyabilir bir felsefi, sosyolojik, ekonomik, siyasal bütünleştirici toplum görüşünü geliştirerek, bunu, günümüz realitesine uygulanabilirlik gücünü devreye sokabilmesi mümkün gözükmektedir.

Bu incelemede de Batı medeniyetinin finans kapital sürecindeki gelişmiş ekonomisinin, enformasyon toplumunun dinamik, her yerden ve her şeyden haberli olma vasfına rağmen nasıl ve niçin krizi aşmada yeterli çözüm gücüne ulaşamadığının nedenlerini kültür-zihniyet ve mukayeseli sosyal bilim anlayışı çerçevesinde ele alınarak, analizini amaçlamaktadır. Buradan hareketle de konuya derinlik kazandırması açısından iki boyutlu bütüncül anlayışa sahip özgün Türk sosyal bilim/düşünce anlayışının, tek boyutlu Batı medeniyetinin enformasyon toplumun anlayışının temel bazı savlarına getirdiği eleştirel bakışta ortaya konulmaktadır.

 

Hakim Batı Sanayi Medeniyetinden, Yaşanılan Zaman Boyutunda "Yeni Bir Medeniyet" Arayış İhtiyacına

Zamanımızda sosyal ekonomik ve kültürel yönden çözüm üretme yeteneğine olan güven bunalımının içine düşmüş bir Batı medeniyeti de, toplumsal açıdan kendi amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik oluşan sorunları çözümleme zaafı içine düştüğü de gözlenir olmaya başlamıştır.

Büyük güçlerin genişleme biçimleri daima ve öncelikli olarak, ekonomik belirleyiciler tarafından şekillenmektedir (Weber, 1978: 913). Büyük güç durumunda bulunan Batı medeniyetinde ekonomik ve kültürel çözümsüzlüğünün üretmiş olduğu sosyal patolojik hal, Batı toplumunda; terör ve şiddet olaylarında artışın ortaya çıkmasına, ahlaki ilkelerin ve değerlerin giderek yok olmasına, insanların egosantrikliğinin ve bunun beslediği açgözlülüğün, alçaltıcı tüketim alışkanlıklarını ve duyarsızlığını teşvik eder noktaya gelmesine yol açmıştır. Söz konusu sorunlar Batı medeniyetinde önceki on yıllar da, büyük çaplı işsizlik, sefalet olaylarının artırırken, bu sorunlar,  toplumsal reformları beslemekteydi. Günümüzde ise bu durum, başta ABD'de de olmak üzere 1990'lara göre bile gerileyen bir eğilim içinde yaşam standardının düşmeye başlaması (Zacharias, 2004: xxiii) artık Batı medeniyetinde toplumsal reform açılımından çok "medeniyet kavrayışında" bir yol ayırımını ortaya koymuş nitelikte gözükmektedir. Buna göre yukarıda anılan Batı medeniyetindeki özellikle enformasyon toplumu sürecinde iktisat ve iktisat ahlakı mahreçli toplumsal sorunlar, dünya ölçeğinde de, yoksullar ile zenginlerin arasındaki kaynak paylaşımının şiddetli açılmasına nedrn olmuştur. Bu ise dünya da; sosyal bunalımları, kaosu, huzursuzluğu, savaşı ve kitlesel ölümleri, dini ve ırki soykırımları geliştirmiştir. Böylece Batı medeniyeti merkezli sosyal bilim anlayışlı sistem açıklaması, ikiyüzlü bir mantıkla,  tüm bu gelişmeleri, hayatın gerçekleri olarak gösterme yoluna gitmiştir.

Batı medeniyetinin ortaya koyduğu medeniyet değerlerine bağlı toplum yaşantısı, modeli veya anlayışı, dünya insanlığını, yine Batı'nın geliştirdiği ileri iletişim kanalları yani enformasyon toplum özelikleri vasıtasıyla, dünyanın tamamından haberli olma ve yapılanları kavrama noktasına yükseltmiştir. Bu durum ABD'nin dünya ölçeğinde kendi yaptıklarından dolayı, dünya da anti­ Amerikancılığın gelişmesine yol açmakla birlikte, Batı medeniyetinin "medeniyet" krizini de ortaya çıkarmıştır. Söz konusu bu süreci Brzezinski, "kültürel çöküşlük" kavramını kullanarak, "kültürel çöküşümüzün, Amerika'nın sadece dünya politik önderi olarak kalabilmesi değil,  örnek bir sistem olarak kalmasını bile engellemekte olduğunu belirtmesindeki anlamda görülmektedir (Brzezinski, 2006: 197).

Yeryüzünün en zengin ülkesi ve bununla birlikte gelir eşitsizliği açısından en eşitsiz ülkesi durumunda bulanan ABD'nin (Smeeding/Rainwater, 2004: 153) sayıştay başkanı David Walker, ABD'nin içinde bulunduğu durumu Roma İmparatorluğu'nun       çöküş   dönemine benzetmektedir {bttp://www.hımgazeteler.com/2007). Yaşadığımız şu günlerde, bütün toplumsal parametre göstergeleri, Batı medeniyetinin büyük ideolojisi olan "liberalist-kapitalist" zihniyetin artık keskin bir yara içerisinde bulunduğunu herkese gösterir gibidir.

1990'ların ikinci yarısından itibaren, Batı medeniyeti adına A.B.D. hükümranlığını, küresel kapitalizmi (neo-liberalizmi) kullanarak kendi hegemonik alanını ve yeryüzü hakimiyetini kurmuştur. Böylece kapitalist­liberalist zihniyet merkezli bu politika, globalleşme adı ve yeni ekonomi anlayışı ile küre ölçeğinde ekonomik ve sosyal ilişkiler üzerinde bir dönüşüm meydana getirici etkiyi ortaya çıkarmıştır (Perrons, 2004: 1). Bu küresel etki, dünya üzerinde kültürlerin, politik ve ekonomik sistemlerin üzerinde belli ölçülerde de olsa, benzer düşünce birlikteliğini yani düşüncede homojenleşmeyi sağlama adına dünyayı global bir köy noktasma getirmek amacıyla (Perrons, 2004: 2) dünya üzerinde etkin Batı merkezli düşünme biçimini inşa etme isteğini taşımakta olduğu anlaşılmaktadır.

Dünya ölçeğinde Batı medeniyeti merkezli düşünmeyi sağlama adına Fridman'ca "küresel sosyal gerçeklik" (Barrie, 1995: 134) şeklinde ifade edilen, küreselleşme ilkelerinin ekonomik bağlamda icracıları olarak; IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, sivil toplum kuruluşları gibi yapılar sürekli dinamik kılınmıştır. Böylece tek merkezli, tek bir bilim-bilginin (liberalist-kapitalist bilim anlayışı) geçerli olduğu, yönlendirilen maddi merkezli yeni bir dünya inşa edilmiştir. Ancak yaşamları süreç, ekonomi ve teknolojiyi kendisine merkez alan (Gurvitch'e göre) bu maddi unsurlar, aydınlanmadan bu yana Batı' nın aşırı tapınma konusu olan kozal kanunları, paganı olarak ifade etmektedir (Bolay, 1988: xxvı).

Batı medeniyeti ve onun lideri durumundaki ABD günümüzde; yüksek borç, aşırı tüketim, ticaret açıkları, güçlü doların değer ve itibar yitirişi gibi sonuçlarla karşı karşıyadır. "Doların itibar kaybı" küresel finans merkezlerinde ve konut piyasasında olumsuz etkilerin ortaya çıkarmış, bununla birlikte istihdam sorunu ve enflasyon gibi makro ekonomi sorunların da yapısallaşmaya başladığı görülmektedir. Öte yandan hâkim sermaye olan silah sanayi ve petrol şirketleri, devlet aygıtı, ulus ötesi şirketler ilişkisi Fukuyama'nın da belirttiği gibi ABD de devletin "yeniden yapılanma" sorununu gündeme taşımıştır.

ABD hâkim sektörlerinden olan petrol şirketleri, küreselleşme adına dünya petrollerini kontrol etmek için Irak'ı işgalleri sonucu, Suudi Arabistan, Venezuela, Rusya, İran gibi yeni petrol zengini ülkelerin gelişmesine pek de istemeden imkân vermiş olduğu belirtilir. The Economist'in 2005 yılında yapmış olduğu bir araştırmaya göre yeni yükselen bu ekonomilerin(bunlara Çin, Brezilya ve Hindistan' da dâhil edildiğinde) sanayi devriminden bu yana ilk kez dünya üretiminin yarısından fazlasını gerçekleştirmiş olduklarını belirterek, günümüz dünya ekonomisinde meydana gelen sarsıcı degişimi ifade etmesi açısından anlamlı gözükmektedir (Okur, 2008: 352-391).

Günümüzde dünya üzerinde medeniyet bağlamındaki söz konusu bu gelişmeler çerçevesinde başta ABD'de dolar ve mortgage krizinden başlayan süreç olmak üzere Batı medeniyetinin gelişmiş ekonomilerinde görülen bunalım, esasında üretim ekonomisi üzerinde yoğunlaşma 8.2 trilyon dolarlık emlak piyasasındaki krizin ardından gelen krizin ABD'ye ve dünyaya maliyeti 8 trilyon dolan çoktan aştığı belirtilmektedir. Bu yaşanılan kriz durumundan gelişmiş ülkeler merkez bankalarından para aktararak finans kuruluşlan dolayısıyla da kapitalist-liberalist sistemi kurtarmaları oldukça zor, hatta imkânsıza yakın görülmektedirler. Böylece söz konusu krizin banka iflasından ziyade kapitalist-liberalist sistemin iflasa yönelişi olarak görme gereği bulunmaktadır (Karagül:http:/yenisafak.com.tr/02.10.2008).

Mevcut krizi, sadece bir finans krizi olarak görmek, yetersizlik taşımaktadır. Batı medeniyetin de hâkim toplumsal kurumun ekonomi olması sonucu, ekonominin bütün geleneksel diğer toplumsal kurumlar olan siyaset, aile, eğitim ve din üzerinde de belirleyici etkisinin bulunması muhtemeldir. Bu bağlamda Batı medeniyetini önderi durumundaki ABD'ni ekonomisinin, siyaseti yönlendirme etkisine bağlı olarak, ekonomik çöküşün siyasi liderlik rolünü de kaybettirmeye yöneldiğini de, akıl-bilim ilişkisi belirtir bir çerçeve çizmektedir. Buna göre Almanya Maliye Bakanı'nmm "ABD ekonomik liderliğini kaybedecek" açıklaması (Karagül, http://yenisafak.com.tr/, erişim, 02.10.2008), 21.yüzyıl içinde yeni bir medeniyet arayışının ipuçlarım vermektedir. Buna benzer şekilde İngiliz kilisesi de "Tanrım, tüm dünyada sulh ve sükUnetin bozulduğu günlerde yaşıyoruz. Fiyatlar yükselirken, borçlar artarken, bankalar batarken, işler kaybedilirken huzuru bize hediye et. Korkularımızda bizi yalnız bırakma, dualarımızı duy, karanlıkta ışık ve ayağımızın altından kaymakta olan kumun içinde bize manevi güç ver..." (Karagül:http://yenisafak.com.tr/ 02.10.2008), diyerek bir medeniyet kayışının çaresizliğini ifade etmiş olmaktadır.

Günümüz hâkim-emperyal Batı medeniyetindeki krizi, ekonomi-finans ilişkisi bağlamında sathi düzeyde ele alanlar olduğu gibi, bu krizi bir başka açıdan "iki farklı mantık ilişkisinin mücadelesi" şeklinde açıklayan görüşlerde bulunmaktadır. Buna göre ABD'nin imparatorluğunun merkezileştirme girişimin de; söz konusu dönüşümün ortaya çıkardığı ve güçlendirdiği aktörlerle, ABD devlet aygıtı arasındaki "iki farklı mantık ilişkisinin mücadelesini", ilişkilerin devlet kesimi taraflarının lehine yeniden düzenlenmesi talebinden kaynaklanmakta olduğu söylenebilir (Okur, 2008: 369). Söz konusu "iki farklı mantık ilişki" türünü ortaya koyar. Harvey bunu, ''kapitalist ve ülkesel güce sahip olanların motivasyonları ve eylem çerçeveleri arasındaki farklılıklar" temelinden hareketle izah etmektedir. Harvey, para ve sermayeyi elinde tutan kapitalist-liberalist girişimcinin temel isteği, bunları kar maksimizasyonunu gerçekleştirebileceği "herhangi bir yere" yatırmak ve daha fazla sermaye birikimini sahip olma temel güdüsünden hareket etmekte olduğunu belirtir. Oysa siyasetçiler ve devlet adamları başka bir zihniyetten hareketle, devletin gücünü koruma ve diğer devletlere karşı etkin ve muktedir kılma amacını taşımaktadırlar. Kapitalist-liberalist girişimci birey, menfaat ve kendi egosunu tatmin etme amacına yönelik eylem gerçekleştirirken, kendisi veya yakın sosyal çevresi dışında kimseye karşı kendisini sorumlu görmemektedir. Devlet adamları ise toplumsal çıkan düşünücü bir bakıştan hareketle toplumun çıkarlarını korumaya ve arttırma gayreti içinde bulunmaktadırlar. Ancak devlet adamları bu hizmetleri yapma sürecinde devletin bazı siyasi ve askeri unsurlarınca sınırlanmaya tabi tutulmakla birlikte, "vatandaşlarına, seçkin bir sosyal kesime, bir sınıfa, bir akrabalık yapısına veya başka bir toplumsal guruba karşı da sorumluluk içerisinde bulunmaktadır(Okur 2008:378). Böylece küresel krizin arka planı, böylesi bir ikili mantık anlayışının, birbirleriyle mücadelesinin sonucu olarak görülmektedir.

Ekonomi rıerkezli medeniyet anlayışını kuran Batı medeniyetinin liderlik koltuğunu taşıyan ABD'deki üretim ekonomisinin bunalıma girmesi ise; kapitalist-liberalizmi, liberal devlet anlayışının daha ötesinde Batı pozitivist­sekülarist değerlerinin krize girmesi anlamına gelmektedir. Söz konusu gelişmeye yol açan en önemli olguların başında, kapitalist-liberilist devlet aklı ile kapitalist-liberalist girişimci kesimin kendi aralarındaki zihniyet farklılaşmasından dolayı girişilen "güç mücadelesi"  olduğu söylenebilir. Bu durum ise Batı "seküler" medeniyetin yeni tanıdığı bir kriz biçimi olup, bu görüntünün de, yeni dönemde hfıkim medeniyetin bunalıma gitmesini, bir dünya bunalımını, gündeme getirmekte olduğu söylenebilir.

 

Günümüz, Batı Medeniyetinde Çalışma Hayatına Yönelik Toplum Kuramlarında Yeni Paradigmatik Değişimler

Tekniğin medeniyet ile olan ilişkisinde, teknik biçimin çeşitli olmasına rağmen insan eylemi daima belirleyicilik taşımış olduğu görülür. 18.yüzyıla kadar dünya da aşağı yukarı benzer bir teknik-medeniyet ilişkisi gözlemlenmektedir. Söz konusu sürece değin, bir medeniyet anlayışına bağlı bir birey, belli ölçülerde tekniklerle iç içe bulunmasına ondan istifade etmesine rağmen yine de o medeeiyet anlayışından yollarını ayrıştırabilmekte insani cevhere sahip iç duygu merkezli davranış geliştirebilmektedir. Böylece,"oldukça iyi bir teknik gelişmeye bile sahip olan aktif bir medeniyette birey her zaman ayrılabilir ve örneğin mistik, tefekküre dayalı bir hayata yelken açabilirdi" (ElluI; 2003: 88). Ancak 18. yüzyıl sonrası Batı medeniyetinin teknik bir değişim ile endüstri merkezli medeniyet algılamasına sahip olduğu görülmektedir. Böylece tekniğin eski karakteri artık yok olmuş, onun yerine yeni bir zihni değişimle, Batı medeniyetinin tüm medeniyeti ifade eden parametrelerine hâkim olmuş ve ona göre de, insan-toplum-madde ilişkisini biçimlendirmiştir. Bunun sonucunda Batı medeniyetinde teknik; insanın sosyal davranışlarını, sosyal bilim anlayışını, düşünce yapısını, devlet algısını, toplumsal ilişkilerini ve daha pek çok alanı oldukça keskin bir şekilde etkilemiştir (Ellul, 2003: 89). Teknik bu yönüyle artık "objektifleşmiş, fiziksel bir şey gibi geçirilir olmuştur" (Ellul, 2003: 90). Tekniğin bu denli Batı medeniyetinin, medeniyet algısı üzerindeki belirleyicilik vasfı, Batı'yı teknik, ampirist görüşün önem kazandığı şekilci, formalist medeniyet birikimine yöneltmiştir. Medeniyet-teknik ilişkisi, Batı sosyal düşüncesinde madde merkezli(maddeci) bir toplum anlayışının gelişmesine yol açmıştır. Dolayısıyla teknik konusunu içeren üretim ilişkileri, toplumun teknolojik algısı "sosyo-kültürel yapının", “sosyal düşünüşün” ve onun bilim anlayışının üzerinde etkin bir belirleyicilik kanaatini ortaya çıkarmıştır. Bu ise medeniyet analizinde uygarlığın teknik yönü ile o uygarlığın subjektivitesini ifade eden ahlak ve inanç yönünün birbirlerini etkileyen bir sarmal şeklinde ele alınıp analiz edebilmesinin ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.

Batı medeniyetinin "teknoloji toplumu" olması sonucu maddi üretim hayatına yansıyan değişmeler, küreselleşme süreci diye ifade edilen zaman diliminde, üretim teknolojilerinde beliren değişimle kendisini ifade etmiştir. Batı medeniyetinde özellikle sanayi devrimi akabinde gelişen bu üretim teknolojileri “bütün bir yer kürede üretim süreçlerini endüstri merkezli bir dönüşüme uğratmıştır” (Bilgin, 2007: 191). Dolayısıyla Batı medeniyeti sosyal yapısı ve sosyal düşünce biçimi, kendisini maddi üretim alanındaki (ekonomş olgusu, reel üretim, teknoloji gibi)değişmelere bağlı olarak açıklamaktadır. Buna göre ekonomi olgusuna bağlı olarak üretim hayatında/teknolojilerinde yeni bir paradigmatik dönüşüm, bu yapıdaki özelliklerde farklılaşmaya gidilme isteğinin güçlü arzulanmasında etkili olduğu söylenebilir.

Yaklaşık son 30 yıllık süreçten beri Batı medeniyetinde, medeniyetin temel örgüsünü oluşturan endüstri/teknoloji/sanayi/toplumu olma vasfında bir dönüşümün yaşanmakta olduğuna dair çeşitli tartışmalar yapıla gelmektedir. Batı medeniyetinin zihniyet özelliklerini taşıyan Batı toplumları/devletleri, endüstri toplumun özelliklerini taşıyor olsalar da, bu değerlerin üzerine kurulu “post-fordist”, “post-modern” ve hatta “tarih-sonrası” adları altında anılan endüstri sonrası toplumlara dönüşen yeni bir toplumsal dönemden söz edilmektedir. Daniell Bell ve Alain Touraine gibi düşünürler, bu dönüşümü “hizmet ekonomisi” ve “bilgi toplumu” gibi kavramlarını kullanarak, kuramsal çerçevelerini buna göre oluşturarak, Batı’lı toplumların maddi-teknik temelli pragmatik dönüşüm ilkelerini açıklamışlardır (Kumar, 2004: 9). Bu yeni kuramlara daha sonraları daha geniş çerçeveli katkıların yapıldığı görülmektedir. Teknik ilişkilerin ya da üretim tekniğine dayalı ilişkilerin ekonomi ve siyaseti etkilemesinden dolayı daha yeni olan bu kuramlarda ekonomi ve siyaset parametrelerinin dışına çıkılmış, “bir bütün olarak Batı medeniyetini ve aslında dünya medeniyetini kapsayan iddialar ortaya atıldığının” noktasına gelinilmiştir. Dolayısıyla en yeni kuramların giderek medeniyet-teknik/teknoloji ilişkisine dayalı madde ve mana birlikteliğinin bütüncüllüğü çerçevesinde sorunun çözümlenebileceğinin izlerini ortaya çıkarmaktadır. Bu ise çalışma hayatına yönelik kuramların, medeniyetin bilgi anlayışı ve sosyal düşünüşünü etkileyen kültür ve zihniyet olgusu ile ele alınması gerektiğinin bir işareti olarak görmeyi mümkün kılmaktadır.

Bu en yeni kuramlarda teknik düşünüşün ekonomi ve siyasetle olan ilişkisinden daha ziyade “enformasyon ve iletişim devriminde, küresel ekonominin sağladığı ortamda çalışan ve örgütlerin geçirdiği dönüşümde, politik ideolojiler ve kültürel inançların krizinde, modern toplumların evrim sürecinin vardığı bir dönüm noktasının emarelerini” göstermektedir (Kumar, 2004: 10).

Bu en yeni kuramlarla, 1973 petrol şokundan sonra Batı dünyasında, sanayi sonrası toplum zamanının geldiği yönünde bir kanaatin yaygınlaşmasında etkin oldu. 1970’lerin sonlarına doğru Batı medeniyetinin sanayileşmiş toplumlarında “büyümenin sınırları” ve “sanayiciliğin dinamik potansiyeline” bir sınırlama getirilmesine yönelik tartışmalara rastlanmaktadır (Kumar, 2004: 14). 1986’lı yıllar ise 70’li yılların içindeki tartışmalara bağlı olarak gelişmiştir. 80’li yıllar ise artık sanayi sonrası toplum kuramının yeni bir biçimlenmesinin oluşturulması süreci olarak belirmektedir. Bu süreçte “yeni biçimler”, Toffler’in ileri sürmüş olduğu “süper sanayi” toplumundan daha ziyade toplumları; büyük gerilimler ve çatışmaların yönelmesine bağlı olarak değerlendiren kuramlar şeklinde gelişmiştir.

Önceki onlu yıllarda ileri sürülen sanayi sonrası toplum kuramları ile bu süreçte ifade edilen sanayi sonrası toplum kuramları arasındaki ortak kesim alanını “enformasyon toplumu” açıklamasında görmek mümkündür. Başını Daniel Bell’in çektiği bu kurama göre, sanayi sonrası toplum düşüncesi gelecekte, Batı medeniyeti toplumlarının en önemli görünümü değer ve büyümenin kaynağı olarak “kuramsal bilgi”yi ileri sürer. Buna göre Batı’lı medeniyet değerlerinden hareket eden sanayileşmiş yeni toplum, bilgiye ulaşmada, onu işlemden geçirmede ve kendi kültür kodlarına göre rafine edilmiş bu bilginin dağıtımını yapmada yeni yöntem geliştirme özellikleriyle tanınmakta ve isimlendirilmektedir.

Enformasyon toplum kavramını oluşturan zihinsel arka planı; Batı medeniyet değerlerini ifade eden, “liberal ve Darwinci” ilerlemeci metodik bakış açısı ile oldukça ahenkli bir bütün oluşturduğu söylenebilir. Enformasyon toplumu kavramının zihinsel ilişki seti aynı zamanda salt akılcılık, sosyale ampirist bir bakış açısı geliştiren “sosyal fizik” kavrayışını ifade eden aydınlanmacı düşünce geleneği ve sonrasında Saint-Simon ve A. Comte’ci pozitivist gelenek ile örtüşür bir mahiyet taşıdığı belirtilir (Kumar, 2004: 15-16). Böylece Batı sanayi kuramlarının arkasında 18. Yüzyıl Batı Avrupa’sında görülen aydınlanmacı tabiat felsefesi ve onun etkisiyle de 19. Yüzyılda A. Comte’nin pozitivist felsefesi ve onun “üç hal” anlayışı bulunmaktadır. Buna göre Batı sanayi kültürünü ortaya koyan kuramların esin kaynağını Batı’nın kendi özgün sosyolojik şartlarının oluşturduğu ampirist tümevarımcı sosyal bilim anlayışı ve sosyal düşünce geleneğini daha kapsamlı derinlikli kavranabilmesi için 18. Yüzyıl aydınlanma düşüncesi ve onun etkilediği 19. Yüzyıl A. Comte’ci toplum görüşlerine değinilme zarureti bulunmaktadır. Böylece Batı medeniyetinin soyut toplum görüşlerinin, somut sanayi kuramların: Batı'nın kendi sosyolojik şartlarında nasıl oluşturduğu anlaşılmış olacaktır.

Batı sosyal yapısında, Batı için geçerli olan ve Batı medeniyet değerlerinden beslenen toplum görüşlerinin, Batı sanayi anlayışını biçimlendirmiş olduğu ifade edilebilinir. Bu belirlemeden hareketle de, bir başka sosyolojik şartlara sahip, bir başka medeniyet dairesine ait olan Türk toplumunun, Batı sosyal düşüncesine yönelik toplum kuramlarından oluşan çalışma ilişkilerini taklit yolu ile benimseyip kalkınabilmesinin mümkün olup olmadığı sorusu da kendi içinde cevabını bulması muhtemel gözükmektedir. Buna göre Batı medeniyetinde 18.yüzyılda beliren aydınlanma düşüncesi; “tabiat kanunlarının düzenliliği, sürekliliği ve benzerlik gösterme özelliğini ve salt aklı, bilimsel bilgi üretmenin temeli olarak kabul etmiştir”. Böylece Batı medeniyetinde aydınlanma düşüncesi, bilim ve teknoloji merkezli bir sosyal, kurgunun oluşturulmasındaki fonksiyonundan dolayı, bu medeniyet anlarışında maddeci anlamda temel bir dünya görüşü oluşmasında yönlendirici etkisi söz konusudur. (Akın, Şimşek ve Erdem, 2007: 32 ).

Pozitivist düşünce ise 18. yüzyıl aydmlanmasının akıl-bilim ilişkisini 19.yüzyıl Batı toplumunda,  Batı toplumunun sosyolojik şartları ekseninde akıl gözlem ve deney kesin bilginin en birinci ve önemli kaynağı olarak kabul edilir. Duyumlar(hisler)yolu ile elde edilen bilgi, bir başka ifade ile olay ve olguların arkasındaki ya da ötesindeki bilgiler pozitivizmin bilim anlayışının dışında yer almaktadır. Pozitivizme göre tabiatta zorunlu bir ilişki ağı bulunmayıp, onun yerine olayların birbirini takip etmiş olduğu düzenlilikler bulunması söz konusudur (Keat ve Urry, 2001: 16). Pozitif bilimin amacı tabiat Kanunlannın düzenliliği, sürekliliği ve benzerliğini kullanarak yasa benzeri önermelere ulaşmayı sağlamaktır. "Pozitif felsefe, 19.yüzyılda sistemleşen liberal kapitalizmin temel felsefi düşüncesini oluşturarak, liberalist-kapitalist zihniyet merkezli endüstriyel girişimciliğin ortaya çıkmasına yol açmıştır". Böylece tabiat kanunlarından hareketle geliştirilen yapısal değişme, aynı zamanda sanayi çağını yani modem düşünüşü de biçimlendinniş olmaktadır (Akın, Şimşek ve Erdem, 2007: 34).

Pozitivizmi sistemleştiren A. Comte, felsefesinde kullandığı Batı toplumunun sosyolojik yapısında beliren "Üç Hal" yasası ile insanlık düşüncesinin ilk iki aşamadan geçerek (teolojik ve metafizik) üçüncü aşama pozitif düşünce aşamasına ulaşmaktadır (Callinicos, 2004: 107). Toplumun pozitif evresinde ise sanayi düşüncesi ve bilim adamlarının belirleyiciliği ve etkinliği söz konusudur. Üçüncü aşamanın toplumsal yönlendirici liderleri tabiat kanunlarının özelliklerini sosyal bilime aktaran pozitivist "bilim adamları" ve aydınlanma düşüncesinin beslediği ''bırakınız yapsınlar"cı pozitivist liberalist­kapitalist iktisat zihniyetine sahip "girişimciler" olarak ifade etmek mümkündür. Söz konusu toplumsal süreçte toplumu, pozitivist felsefi düşüncesi taşıyan bilim adamları ile liberalist-kapitalist zihniyete sahip girişimcilerin yönetmesi öngörülmektedir.

Pozitivist zihniyetin inşa ettiği toplum felsefesine göre,  insanlar artık birbirlerine doğrudan "kültür-değer etkileşimine dayalı bir zihniyetle değil de" maddecilik merkezinden hareket eden piyasanın aracılığıyla dolaylı bir şekilde birbirlerine bağlanmış oldukları ortaya çıkmaktadır (Akın, Şimşek ve Erdem, 2007: 35). Batı medeniyetinin bu aydınlanmacı ve pozitivist düşünce anlayışı, Batı sosyal bilim anlayışına yansıyarak maddeci insan zihniyetinin gelişmesini ve bu ölçüden hareket eden toplumsal ilişki biçimini, hâkim ilişki türü olarak geliştirmiş olduğu söylenebilir.

Sonuç olarak Batı sanayi sonrası toplum paradigmalarını oluşturan temel zihniyet, Batı medeniyetinin 18.yüzyıl ve 19.yüzyılda geliştirmiş oldukları aydınlanma ve pozitivist toplum düşüncesinin ana temelleri üzerine oturmuş maddeyi/maddeci sosyal bakışı (ekonomiyi, salt aklı, sadece görüneni merkeze alan) bir sosyal bilinç, sosyal düşünce ve sosyal kavrayışıdır. Günümüzde olan sanayi sonrası süreçte dahi bu aydınlanmacı ve pozitivist toplum düşüncesinden hareketle sanayi ilişkilerini değerlendiren bir insan=madde ilişki merkezli formalist bir kuramsal çerçeve ağı, zorunlu olarak Batı medeniyetinin toplum kuram müktesebatını oluşturmaktadır. Ancak Batı da dahi bir kısım çevreler (örneğin Hermeneutik'ler/yorumsamacılar) bu aydınlanmacı-pozitivist maddeci merkezli insan-madde ilişkisini ciddi şekilde tenkite tabi tutmaktadırlar. Yorumsama, genel olarak insanın gerçekleştirmiş olduğu eylemlerinin, sözlerinin, meydana koyduğu ürün ve kurumların anlamını kavrama ve yorumlama faaliyetidir (Şimşek, 2008: 49). Yorumsamacılar 'dan Gadamer, Batı medeniyet sistemi bilgi anlayışı çerçevesinden hareket ederek yorumsamacı yöntemi, pozitivist felsefi yöntemin tabiat bilimlerinden hareketle ortaya koyduğu" gereksiz daralmadan kurtulmak için tek geçer bir metodolojik yöntem olarak belirtmektedir". Böylece yorumsamacılar, Batı düşünce sistematik içinden bile aydınlanmacı-pozitivist mahreçli kapitalist-liberalist dünya örgüsünün şekillendirdiği "insan=madde" tek boyutlu ilişkisini eleştirerek, yapılacak olan sadece insanın sahip olduğu ön yargıları açığa çıkarmaya çalışmanın önemini ortaya koymaktadır. Böylece Batı düşünce siteminin içinde bile yorumsamacılar olarak ifade edilen kesim dahi, aydınlanma düşüncesinin zihni alt yapısını inşa ettiği pozitivizme onun bilgi türüne, nesnelliğine yani her yerde aynı olan deney ve gözleme dayalı bilgi yöntemine karşı çıkar bir noktadırlar. Yine bu kesim söz konusu karşı çıkışla, aydınlanmacı-pozitivist toplum kuramlarına ve onların zihniyet temelleriyle yönlendirdiği çalışma ilişkilerine yönelik teorilerin yetersizliğine de dikkat çekmiş olmaktadırlar (Şimşek, 2007: 226). Buna karşın ait olduğumuz medeniyet dairesi içerisinde yorumsamacılardan çok önceleri ve daha analitik bir çerçevede ise Hz. Peygamberin "Sosyal eylemler, ancak niyetlere göredir" ifadesi ile sosyal eylemlerin, insanın ampirist davranışlarını ve "niyetler" ile de, değerler sistemine, iç dünyayı ifade eden "birlikçi" bir toplum düşüncesi ile madde ve mana birlikteliğini     (Şimşek,     2008:  49:50) bütüncülüğünü ele alan bir sosyal düşünüş kurgusunun varlığına dikkat çekmek gerekir.

Bu toplumsal düşünce niyetlerle soyut (mana), eylemlerle de (maddi) kavrayışı ifade ederek, asıl dengeli toplum çözümlemesinin bu ikisinin birlikte ele alınmasından geçtiğini belirtir. Böylece aydınlanma-pozitivist mahreçli kapitalist-liberalist anlayışın inşa etmiş olduğu "insan=madde" ilişkisi, bu medeniyet dairesinde ''birlikçi'' yönünden dolayı "insan=madde+mana" bütüncüllüğüne kavuşur. Birinde insan sadece maddi yönünü dikkate alan bir mahiyetle toplum kuramı ve çalışma ilişkisi sistemleştirilirken, diğerinde insan daha geniş bir çerçeveden ele alınarak onun madde ve mana yönlerini "birlikte" ele alarak iki boyutlu insan inşasıyla, toplum ve çalışma hayatında bu zengin bakış açılı insanın merkezili söz konusu olmaktadır. Böylece Türk toplumunun medeniyet anlayışına yönelik geliştirilen sosyal bilim anlayışı ve sosyal düşünce geleneği, çağı kavrayan bir özgün bilgi inşasını ortaya çıkararak, hem toplum hayatın hem de çalışma ilişkilerine yönelik bakış açılarını "birlikçi" çerçeveden ele alan bir mahiyetle Batı paradigmalarından daha ileri olarak; insanın tabiatına yön vermeyi, toplumun adaletli, birlik-beraberlik-dayanışma duyguları içinde, refah ölçeğinde bulunmasına yol açması mümkün görülmektedir.

Bu bağlamda Batı medeniyeti için geçerli olan bu toplumsal kuram ve çalışma ilişkileri setini, Türkiye için bir aynen bir model olarak almak, Türk toplumu açısından; toplumsal gelişmeyi gerileten, sosyal düşünceyi zaafa uğratabilen, özgün kültüre güven duymayı gereksizlik olarak gören ve dolayısıyla taklitçi bir zihniyet ile kimliksizleşmeye yönelik bir etkiyi ortaya çıkarabilir

Bu tür sonuçlar ise Türk toplumunun; düşünce bağlamında insanının dünya algılayışını, bilim/bilgi bağlamında aydınının bilim kavrayışını ve endüstri hayatı ve çalışma ilişkileri konularında ise girişimcisinin sanayi faaliyetine yönelik tutum ve tavır alışının sosyal düşüncesini ve ona bağlı gelişen çalışma ilişkilerini kendi zihniyet dünyasına göre kurgulamasının önünün tıkanması sonucunu ortaya çıkarır. Bu olumsuz durumdan çıkış olarak sadece Batı'cı ideolojik dar bakış çerçevesiyle, ilgili konulan ele almaya yönelmemek önemle belirtilir.

 

Sanayi Sonrası Toplum Kuramlarından Olan Enformasyon Toplumu Görüşü

Sanayi sonrası toplum kuramlarından ilki, enformasyon toplumu görüşü olarak belirtilir. Enformasyon kavramım Norbert Wiener" evrenin fiilen duraklamasına neden olacak entropik dürtüye karşı hayatın gerçekleştirdiği karşı saldırıların esas parçasından başka bir şey değildir" diyerek açıklar (Kumar, 2004: 19). Enformasyon toplumu olgusunu "üretim, depolama, işleme, aktarma ve alma yeteneğindeki olağanüstü artış" şeklinde ifade edilebilmektedir (Ploman, 1999: 158). Buna göre enformasyon;  toplumdaki tüm kaynakların verimli, katkı elde edilmesine yarayan ana faktörlerden birisi olarak belirtilir. Enfoımasyonun bu önemi onun sadece büyük bir ekonomik değer oluşturucu unsur olduğuna değil, bundan daha geniş olarak büyük bir sosyal değer taşıdığını ifade etmektedir. Çünkü tüm toplum üzerinde gerçekleştirilen sosyal eylemler mevcut enformasyon kapasitesine göre biçimlendirilmektedir (Ploman, 1999: 161).

Enformasyonu Batı medeniyetin toplum kuram gelişim sürecinde bir kavramdan daha başka bir şey olarak bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Bu çıkışın ana etkeni ise bilgisayar teknolojisini gelişimi olarak söylenebilir. İncelememizin sınırları açısından enformasyonu; enformasyon-kapitalist liberal devlet ve enformasyon-çalışma hayatının ilişkileri bağlamında, Batı medeniyetinin toplum koşulları çerçevesinde ele alınmaktadır.

Bilgisayar merkezli enformasyon toplum olgusu ikinci dünya savaşı yıllarında ve hemen sonrasında (Arıkboğa, 2003: 3) bilgisayarın gelişmesine bağlı olarak belirmiştir. Bilgisayar, bu bağlamda Batı medeniyetinin (O'nun önderi, hâkim taşıyıcı ABD) evrimleşmekte olan askeri ihtiyaçlarının giderilmesinde temel iyileştirici ve geliştirici bir fonksiyon taşımıştır.

"Bilgisayarın minyatürleştirilmiş elektrik devreleri gibi anahtar bileşenleri, Amerikalılar tarafmdan 'İkinci dünya savaşı yıllarında özgül askeri kullanımlar amaçlanarak geliştirildi… Elektronik dijital bilgisayar öncelikle balistik hesaplamalar ve atomik patlama analizleri için" inşa edilmiştir. 1980'de Amerikan ticaret dergisi olan Electronics 'da ki bir yazıya göre elektronik için "İkinci dünya savaşından bu yana milli savunmanın ayrılamaz bir parçasıdır" şeklinde değerlendirme yapılmaktadır (Kumar, 2004: 20). Bu değerlendirme elektroniğin Amerikan sanayi devleti için daha ileri bir yorumla, Batı medeniyet değerlerinin dünya hâkimiyetini sağlamasındaki stratejik önemi madde merkezliliğini esas alan enformasyon toplum kuramı ile daha da anlaşılır gözükmektedir.

Gelişen Amerikan askeri endüstriyel sanayisinin elektronikten istifadesiyle, hâkim Batı medeniyeti değerlerinin yeryüzüne hâkim kılınmasında enformasyon toplum anlayışının ve ona dayalı aydınlanmacı-pozitivist çizgi ile beslenen kapitalist-liberalist sosyal bilim anlayışının oldukça önemi bir yeri bulunmaktadır. Bu çizgi daha öncede değinildiği gibi o insan=madde ilişkisinden hareket ederek, insanı iktisadi ve üretim hayatında ekonomi merkezli düşünen, düşünce hayatında ise sadece gördüğüne inanan formalist bir sosyal düşünce biçimine odaklamaktadır. Bunun sonucunda, Batı medeniyetini oluşturan devletlerinin,   kurumlarının,   işletmelerin, girişimlerin/girişimcilerin kurgusu ve kuramsal gelişimi de tabii olarak, tek boyutlu ampirik dünya görüşü ile gerçekleşmesi çok muhtemeldir. İşte bu madde merkezli düşünce geleneğinden hareketle Amerikan şirketleri de eylemlerini ve personelinin zihniyet inşasını, enformasyon toplumunun sosyal düşünce temellerine bağlı olarak geliştirmesi sonucu, oluşan yeni fırsatların ilavesiyle, ikinci dünya savaşından hemen sonrası yıllarda Amerikan şirketleri dünya ölçeğinde yayılmayı gerçekleştirmişlerdir. Bu şirketler "askeri alanda iş gören kuruluşların karşılaştıklarına benzer bir 'kumanda ve denetim' sorunuyla karşılaştılar. Pentagon gibi bu şirketlerde gitgide çeşitlendi ve uluslaraşılaştı". Böylece enformasyon toplumunda çok uluslu şirketlerin iletişim vasıtasıyla gelişip, çeşitlendikleri ve yaşamlarını devam ettirdikleri anlaşılmaktadır. Böylece elektronik, enformasyon toplumu sürecinde, çok uluslu bu şirketlere girişimcilik kimliğini kazandırması yanında, teknik kapasite olarak da; bilgisayar ve uydular aracılığıyla mal ve hizmet üretme, üretenleri kontrol etme gibi etkin takip ve dinamik haberleşme geleneğini oluşturmuştur (Kumar, 2004; 20). Buradan hareketle çok uluslu şirketler enformatik toplum sürecinde gümrük duvarlarını aşmak için yerel pazarlarda üretim yapma sürecinden başlayarak, Ar-Ge ve ürün tasarımı gibi eylemlerini de küresel ölçekte faaliyetleri olarak gerçekleştirmişlerdir (Okur, 2008: 372).

Batı medeniyetinin paradigmatik tesirleri açısında enformasyon toplumu; yeni bir üretim biçimini ortaya koymaktadır. Buna göre zenginliği oluşturan kaynağın ve üretimdeki hâkim olan unsurlarda değişikliğin oluşmasına yol açmaktadır. Batı medeniyetinin aydınlanmacı-pozitivist kurgusuna göre biçimlenmiş olan sanayi toplumu kavramının ana parametreleri olan emek ve sermaye olgusu yerine bilgi ve enformasyonu hâkim ana parametreler noktasına çıkarmaktadır. Bu etki enformasyon toplumunda öyle kuvvetli bir dalga ortaya çıkarmakta ki; Locke 'dan Smith'e, Ricardo'dan Marks'a değin klasik emek-değer kuramı üzerine çalışmış düşünürlerin yerini artık "bilgi­değer" kuramının aldığı ifade edilebilir. Buna göre sanayi sonrası yeni enformasyon toplum kuramınca değerin kaynağı anlam değiştirerek emekten bilgiye kaymıştır. Bu konuda Hazel Handerson "mikro işletmecinin, sonunda emek-değer kuramını iptal ettiğini" belirtir (Kumar, 2004: 25). Bu noktada emek gücünü sektörel tabanda değerlendiren "postkapitalist"lerce, hizmet sektörünün, emek sektörüne nazaran oldukça büyüme sağladığı belirtilmektedir. Bilgi toplumu yazınında ise buna enformasyon sektörünün büyümesi olarak ele alındığı görülmektedir (Belek, 1999: 93).

Stoiner ise "modern üretim sistemlerinin en önemli girdileri olarak toprak, emek ve sermayenin rolünü enformasyonun üstlendiğini"  ifade etmektedir. Toffler ise "enfo-küre" deki değişmeleri "tekno-küre", "sosyo-küre", "iktidar­ küresi", "bio-küre" ve "psiko-küre" de meydana gelen değişmelerle ilişkilendirerek, aralarında sistematik bağı ortay koyan bir modeli kurmaktadır. Bu gelişmeler ışığında oluşan yeni süreci Toffler  "sanayiciliğin ölümü ve yeni bir medeniyetin doğuşu"ndan söz ederek değerlendirir (Kumar, 2004: 26-27). Enformasyon toplumu kuramı savunuculanndan biriside Daniel Bell'dir. D.Bell enformasyon toplumunu meydana getiren gelişmeyi,"bilgisayar ile telekomünikasyonun patlayıcı eşyönelimi (converenge)"nden kaynaklandığını belirtir (Kumar, 2004: 23). Aynca D. Bell, enformasyon toplumu kavramıyla toplumun mal üretiminden hizmet üretim aşamasına geçmesi olarak açıklamıştır (Belek, 1999: 154). Buradan hareketle D.  Bell,  sanayi sonrası toplum kuramı olarak enformasyon toplumunu savunmasını "üç tip topluma ilişkin gelişkin ve sistematik bir karşılaştırma üretir" tezi ile desteklemektedir. Bell tarım toplumunun yerini sanayi toplumu nasıl almış ise, "aynı devrimci tarzda" sanayi toplumunun yerini de enformasyon toplumunun almakta olduğunu belirtir. Bell bu iddiasını üç kollu bir evrimci şema ile açıklamaktadır. Bell'e göre "Sanayi öncesi doğal maddelerin işlenmesi"nden sonra sanayi mamül mal üretimine ve oradan da "sanayi sonrası enformasyon" toplumuna geçişi açıklar. Böylece Bell, bu üç tip toplum tipolojilerini, birbirlerinden farklı olmakla beraber "aynı yapı ve işlev ilkeleri uyarınca çözümlenebilir olan" eşdeğer üretim biçimleri olarak görmektedir (Kumar, 2004: 26). Böylece D. Bell'in enformasyon toplumu sürecinde refah artışı ve üretim kapasitesinin yükseleceğine yönelik bakışı, enformasyon toplumu kuramına karşı oldukça iyimser bir çerçeve içinde bulunduğunu ifade etmektedir (Belek, 1999: 154).

Enformasyon toplum kuramını savunucularından bir diğer yazar ise Naisbitt'dir. O'da Batı medeniyeti kapitalist-liberalist anlayışının hâkimiyet merkezinden kalkan bir bakışla, bu kuram için yeni bir· insiyatif alma, bireycilik ve demokrasi dalgası için büyük bir potansiyel taşıdığını düşünmektedir. Böylece Naisbitt,  tüm toplumsal kurumların bilgisayar merkezli olarak tamamen yeniden kurgulanmasını ya da oluşturulmasının beklentisini taşımaktadır. Bu beklentinin gerçekleşmesi ile enformasyonun "büyük eşitleyici" özelliği ortaya çıkacağı düşünülmektedir.

Tom Stoiner ise 1983 yılında yapmış olduğu çalışmaya göre enformasyon toplumunun "savaşa duyulan birincil ihtiyacı, artan nüfusun gereksinimlerini karşılamak için kaynakları genişletme ihtiyacını" giderdiğini belirterek, enformasyon toplum kuramını desteklemektedir. T.  Stoiner enformasyonun tüm topluma yayılması sonucu, daha dinamik ve daha eğitim seviyesini yükseltmiş bir toplum oluşturmasından dolayı, enformasyon toplumu aynı zamanda demokrasiyi de zenginleştirici bir mahiyet taşımaktadır. Böylece T. Stoiner, enformasyonu "iktidarın yeni köşe" taşı olduğunu belirtir. Buna göre enformasyon, para ve toprak dağıtımı olan geçmiş dönem tecrübelerinden farklı olarak yaygın bir biçimde dağıtılma özelliği taşımaktadır(Kumar, 2004: 27-28).

T.  Stoiner’ göre sanayi sonrası enformasyon toplum sadece barışçıl ve demokrasi merkezli düşünmekle kalmayıp, buna ilaveten bolluk ve yüksek gelir çağını da ifade etmektedir. Böylesi bir çağ ise bütün toplum katmalarının "öğrenip görüp aylaklık edebileceği bir hayat sürdürdüğü bir çağ" olarak beliıtilir. Bu konuda sanayi sonrası enformasyon toplumunun övgüsünü daha da açılayıcı bir ifade ile Stoiner şöyle belirtir: Bu toplum da ''herkes bir aristokrat, herkes bir filozof'tur. Yekpare genişlemiş bir eğitim sistemi, nasıl geçim sağlanabileceği üzerine eğitim ve enformasyon sağlamakla kalmaz, aynı zamanda nasıl yaşamak gerektiği konusunda eğitim ve enformasyon sunar. Geç sanayi toplumunda yiyecek sağlama endişesinden kurtulduk. Geç iletişim toplumunda tüm maddi kaynaklar konusundaki endişelerimizden de kurtulacağız. Ve tıpkı sanayi toplumunun kölelik, kıtlık, salgın hastalıldarı ortadan kaldırması gibi, sanayi sonrası ekonomide yetkecilik, savaş ve çalışıp didinmeyi ortadan kaldıracaktır. Tarihte ilk kez, çözüme kavuşturduğumuz sorunların oranı, yarattığımız sorunların oranından daha yüksek olacaktır" (Kumar, 2004: 28).

Masuda ise sanayi sonarsı toplum sürecinde 21. yüzyıl enformasyon toplumunun ütopyasmı "kompütopya" vizyonu şeklinde değerlendirerek, onun,"evrensel bir bolluk toplumu"nu getireceğini belirtir (Kumar, 2004: 28). Masuda "enformasyon toplumu"nu bilgisayar ve iletişim teknolojilerine yatırım yapmayı temel ilke edinen ve pek çok özelliğiyle sanayi toplumundan farklılık taşıyan toplum olarak tarif eder. Çünkü örneğin teknoloji konusunda sanayi toplumunda maddi materyaller önemli iken enformasyon toplumunda bunun yerini enformasyona dayalı üretim yer almaktadır. Üretim konusunda sanayi toplumunda mal ve hizmet üretimi önemli iken enformasyon toplumunda bunun yerini enformasyon bilgi ve teknolojisi merkez noktada bulunmaktadır. Üretim merkezleri açısından ise sanayi toplumunda fabrika üretim mekânı iken, enformasyon toplumunda enformasyon ağları olarak belirir. Piyasa açısından ise sanayi toplum yenidünya, koloniler ve tüketici alım gücü merkezli hareket ederken, enformasyon toplumun da ise bu enformasyonun etkin olduğu alan olarak tespit edilir. Değerler açısından ise; sanayi toplumunda fizyolojik ihtiyaçların giderilmesi, temel insan hakları olgusu ve insanın özgürleşmesi kavramları belirleyicilik taşırken, enformasyon toplumunda ise zamanın kıymetini bilme, özdisiplin ve sosyal katkı ile tabiat ile insanın eşgüdümünü içermektedir. Böylece farklı temel bakış açıları her iki toplum tipi arasındaki ayrılığı ortaya çıkarmaktadır (Belek, 1999: 162-163). Bu farklılığın ortaya konmasından sonra

Masuda kaş gücünden kurtulmuş ve otomasyona yönelmiş bireylerin, çeşitli ihtiyaçlarını doyurma adına gönlü kuruluşlara yöneleceklerinden bu konuda "Gelecekteki enformasyon toplumu... yukarıdan yöneten iktidardan bağımsız olarak, gönüllü toplulukların toplumun çekirdeğini ohışturduğunu, sınıfların olmadığı bir toplum olacaktır" görüşünü ifade etmektedir. Bu toplum sürecinde bilgisayar-iletişim teknolojisi, merkezileşmiş yönetime ihtiyaç duyulmaksızın işlerin yürütülmesi sağlanabilecektir. Buna göre Masuda kuramında, ana kavram olan "kompütopya" ile en ileri seviyede insanın tabiatla birbirini güçlendirer bir sistem içerisine girerek; "yeni yarı-dinsel, eşyaşamcıl (symbiotic) bir birlik kurmayı amaçlar". Masuda'nın kültür ve zihniyet anlayışına göre, insanlığın on bin yıl önce oluşturduğu ilk maddi medeniyeti inşa etmesi sonucu, insanın tabiat ile onu yok etme adına ilk mücadelesi başlamıştır.  Masuda günümüzde ise enformasyon toplumu süreciyle birlikte tamamen farklı bir medeniyet anlayışının eşiğinde bulunulduğu ifade etmektedir.

Batı medeniyetinde enformasyon teknolojisi giderek kabul görmesi güçlenmekte olduğu görülmektedir. Yani enformasyon devriminin geniş bir kabul çerçevesi oluşturması, onun yeni bir sanayi devrimi, yeni tip bir toplum türü olduğu anlamını içermemektedir. Çünkü enformasyon toplum kavramı, anlam,  araç ve insan ilişkisi bağlamında sanayi sonrası toplum anlayışının kültür ve zihniyet temellerinden esinlenmektedir (Kumar, 2004: 31).

Enformatik toplum türüne ortaya koyduğu "iletişim-bilgi-gelir eşitsizliği" ilişkisi açısından yapılan bazı eleştirilerde bulunmaktadır.

Enformasyon toplum kuramının kapitalist zihniyet mahreçli olması, onu çıkaranların ve onu yönetenlerin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla geliştirilmiş bir mit olarak da ifade edilmektedir. Bu elitist çıkar grupları "toplumun en güçlü sektörleri, merkez yönetici seçkinleri, askeri kuruluş ve küresel sanayi şirketleri" dir. Bu yaklaşım çerçevesinde enformasyon topIumunu kapitalist devletin en son ideolojisi olarak görülmektedir. Yani "oyunun adı hala kapitalizmdir", "kapitalist sanayicilik aşılamadı, basitçe genişletildi, derinleştirildi ve mükemmelleştirildi" (Kumar, 2004: 45-46) şeklinde, özü itibariyle; maddeci, çıkarcı, egosantrik, yabancılaşma sorunu içeren bir sanayileşme zihniyeti ve onun inşa etmiş olduğu toplum tipini, üretim ilişkilerini ifade ettiği anlaşılmaktadır.

Heilbroner ise endüstriyel gelişme ile çevre arasındaki gerilimin, üretimin düşürülmesini dayatacağından bu zorunlu ilişkinin anti demokratik uygulamalara mecbur kalınabilme ihtimalinin bulunmasına dikkat çekerek, enformasyon toplum kuramını eleştirir (Belek, 1999: 154).

Öte yandan dünyada ekonomik alanında görülen dengesizliklerin enformasyon ve iletişim sahasından kaynaklanmakta olduğuna dair çeşitli görüşlerde ileri sürülmektedir.

Son dönemlerde yapılan çalışmaların elde edilen bilgiler, "dünyanın iletişim ve enformasyon kaynaklarında bir dengesizlik" taşıdığını ortaya koymuştur. İletişim teknolojisinin gelişmesi, milli ve milletlerarası pazarın genişlemesi, kurumsal politikaların ve düzenlemelerin oluşturulması (Mevlana, 1999: 163 164), dağıtımı iletişim sistemlerini en önemli bir konuma yükseltmiştir. Yeni enformasyon toplumu sürecinde enformasyonun teknik-zenginlik oluşturma İlişkisinden dolayı çeşitli alanlarda sosyal huzursuzluğun artmasına yola açmış olduğu ifade edilmektedir. Bu bağlamda örneğin, çevre ve tabii kaynaklann takibi ve kontrolünde uydu teknolojilerinin kullanılması ve ayrıca dünyanın herhangi bir alanı ile ilgili önemli verilere ulaşma sürecinde; insan hakları, mülkiyet, "bireyin özgülüğüne yönelik toplumsal sorunların baş göstermesi söz konusu olmaktadır. Buna göre teknik ilerlemeye bağlı olarak gelişen birey­ enformasyon, toplum-birey ilişkilerin mahiyeti, süratli bir biçimde dönüşüme uğramak zorunda kalmaktadır  (Mevlana,  1999:  166-167).  Böylece gelişmiş Batı medeniyetinin toplumları, ileri iletişim araçlarına sahip olmak ve bunu da "homo-economicius" bağlamında pozitivist, kapitalist-liberalist değerler ekseninde egosantrik ve antroposentrik (kendisini merkez görme) zihniyetle kullandıklarında, enformasyon toplumun ilkeleri, tek yönlü tüketici kültürünü teşvik eder noktaya yönelmektedir. Bunun sonucunda ise enformasyon toplum araçları; zengin Batı medeniyetini daha zengin, fakir toplumları ise daha fazla sömürülmelerine yol açarak daha fakir hale dönüştürmektedir.

Batı Medeniyetinin madde merkezli toplum algısının ideolojik tayfının sol yanında ise Marksist yeni toplum görüşü bulunmaktadır.

Bütün bu ifadelerden sonra, sanayi sonrası yeni enformasyon toplum kuramında Batı medeniyetinde kapitalizmin devamı, seçkinciliğin varlığını güçlenerek sürdürmesinin bir aracı olarak gören eleştirel grupla, enformasyon toplumunun gelişiminin demokrasinin, özgürlüğün, bireyciliğin ve eşitleyiciliğin gelişmesinin kaynağı olarak enformasyon toplumunu çözüm aracı olarak gören sosyal gruplar arasında görüş farklılıkları, tartışmayı sürdürmekte, ancak uygulamaya elitistler, iktidar ve kar hesabı içinde olanların hâkim olduğunu da ifade etmek mümkün gözükmektedir.

Marksist yeni toplum görüşünü savunanlar da, özgün sanayi sonrası toplum görüşünü oldukça suçlu bulduklarından, onu,"geç burjuva ideolojisinin en açık haliyle ortaya konuluşu olarak" değerlendirmektedirler. Bu kesimin bazı yazarlar grubu ise günümüzde, kendilerine göre bir sanayi sonrası toplum çeşitlemesini geliştirme uğraşı içine girmişlerdir. Bu kesimce değişimin ana taşıyıcısı olarak yine kapitalist gelişmeyi görerek, kurgularını bu temelli geliştirmektedirler. Bu grup, kapitalizmin eski ve yeni biçimleri arasındaki farklılığın çarpıcılığına dikkat çekerek, yaşanılan şu zaman dilimini "yeni zamanlar" ya da "ikinci sanayi ayırımı" şeklinde değerlendirmektedirler. Bunlar Marks'ın kuramının geçerliliği konusunda oldukça samimiyet taşımaktadırlar. Oysa yirminci yüzyılın özellikle son çeyreğinde meydana gelen değişmeler, Marks'ın fikirleriyle "kapitalist örüntüler ve pratiklerle" bağlamında oldukça keskin kopuşları ortaya çıkarmış (Kumar, 2004:  16) olduğu söylenebilir.

 

Sanayi Sonrası Enformasyon Toplum Kuramına, Özgün Türk Sosyal Bilimi Açısından Eleştirel Yaklaşım

Sosyal bilimlerin toplumları ve insanların düşünce sistemlerini inşa etmekle, bu görevi yerine getirdiği söylenebilir. Günümüz hâkim Batı medeniyeti ortaya koymuş olduğu sosyal bilim yöntemini ve sosyal düşünce ekolü ile yeryüzü hâkimiyetini, özellikle 19.yüzyılın sonlarından itibaren ve özellikle 20.yüzyıl boyunca geliştirdiği sosyal bilim anlayışının önemli katkısı bağlamında sağlamış olduğunu belirmek pek hata içermeyen bir ifade olarak görülmektedir. Bundan dolayı medeniyet-toplum-kültür-ekonomi(sanayi) olgularını eklektik bir tarzda ele alıp, mümkün olan en geniş ve kapsamlı çözümlemelere ulaşabilmek için sosyal bilim kavramının mahiyetine dikkat çekilme ihtiyacı bulunmaktadır. Buna göre bu inceleme açısından Batı medeniyetinin enformasyon toplum kuramının kültür-ekonomi(madde) ilişkisi bağlamında analiz edebilmek ve bunu Türk toplumunun sosyo-kültürel dinamikleri çerçevesinde değerlendirebilmek için, anahtar kavram olarak sosyal bilim anlayışı, sosyal düşünce geleneğinin analiz gücünden yararlanılmasının bilimsel bakış açısından uygun olduğu düşünülmektedir.

 

Sosyal Bilim Kavramı

Sosyal biliinlerin toplumsal kültüre bağımlı olarak açıklama özelliğine sahip bir yönü bulunmaktadır. Sosyal bilimlerin bu yönü onun, evrensel kanunlara değil, büyük           ölçüde kültür bağımlı genelleştirmelere ulaşılmasını sağlamaktadır. Sosyal bilimler kültür merkezli bakışın hâkim olmasının "doğal sonucu olarak, Batı entelektüel geleneğinin ürünü olan sosyal bilim teorileri ve sosyolojik çevrelerin diğer toplumların sosyal fenomenlerini anlaması ve fenomenler konusunda evrensel geçerliliğe sahip genelleştirmelere ulaşabilmesi" oldukça güç gözükmektedir. Bu ise dünyadaki küçük bir bölgede geliştirilen sosyal bilim/düşüncenin evrensel bir şema olarak sunulması onu son derece sınırlı ve yetersiz bulmaktadır (Davutoğlu, 2005: 227). Buna göre denilebilinir ki; sosyal bilimler sahasında elde edilen bilgilerin büyük bir kısmı, değer yargılarından oluşmaktadır. Bunlar bütün milletlerin/toplumların kendilerini diğer milletlerin/toplumlardan ayırt eden sosyo-kültürel özelliklerinden başlayarak, milletlerin/toplumların insan tipolojilerine ve onların sahip olduklan değerlerin ortaya konmasına ve bunlara dayalı bilginin sistematize edilmesine kadar derinleşmektedir (Goode ve Hatt, 1973: 32).

Herhangi bir sosyal bilim mahreçli bir kavramı, bulunduğu kültür sistemi ve onun zihniyet dünyasına ait "semantik alandan" bağımsızlaştırarak ele alıp kullanmak; onun sözlük anlamındaki yönüyle tercüme ederek değerlendirmeye yol açar, bu ise o kavramın gerçek anlamı ve sistematik iç örgüsünün anlaşılamamasını ortaya çıkarmış olmaktadır (Davutoğlu, 2005: 220-221). Böylece sosyal bilim anlayışındaki metodik farklılık bilincinden hareketle, örneğin Batı medeniyeti ile Türk sosyo-kültürel yapısı açısından mukayeseli olarak ele alındığında, metot farklılığının sosyal düşünce farklılığını ve buna bağlı olarak da zaman ve mekân algılamasındaki farklılığı oluşturan zihni temellerin arka planın fark edilmesi mümkün olabilecektir. Çünkü Batı sosyal düşünce sistemi, Batı dışı toplumlara kendi özgün sosyal düşünce sistemini ihraç yoluyla, kendi hegemonik alanını genişletme, hâkimiyet sahasının muhafazasını gerçekleştirme imkânına kavuşmuş olmaktadır. Oysa sosyal bilimlerdeki anlama, incelenen nesneyi kendi özgün kimliğine göre değerlendirme serbestliği sağlamış olduğundan, özgün sosyal bilimin/düşüncenin derinliğini korumakla birlikte, özgün insan inşa edebilme ihtimalini de dinamik tuttuğu söylenebilir. Buna ilaveten de kontrol edilmeye veya yönlendirilmeye "karşı tavır" geliştirebilme niteliğini de muhafaza etmiş olmaktadır.

Sosyal bilim olgusunun yukarıda anlatılan ilgi alanı çerçevesinden hareketle bu incelemenin konusu ile ilgilendirildiğinde, Batı medeniyetinin enformasyon toplumunun bir sosyal kültür geliştirdiği ancak bu kültürel anlayışının da madde merkezli sanayi ve sonrası toplum tipinin yaşama tarzını ifade ettiği anlaşılır. Bu medeniyetin kültürel anlayışı bağlamında insanın üretimi, tüketimi, topyekün davranış biçimi, dış verilen (maddi öğelerin) tesiri bağlamında şekillendiğini ifade eden, onu dünyaya sunan bir madde merkezli, pozitvistik mahreçli ampiristik bir sosyal düşünce anlayışını ortaya koyar. İnsan, işletme, toplum hep kar güdüsü ve güç elde amacına yönelik olarak ekonomi içerikli (sadece gözle görülen salt akıla hitap eden) bir kurgu ile sosyal düşüncesi sunulur. İşte Batı medeniyetini yaldaşık 300 yıllık "sanayi olgusu" merkezli kültürünün sosyal bilim teması bu çerçevede oluşmuştur. Bu gerçekten doğru bir yaklaşım ise (inceleme çerçevesinde) anlatılan enformasyon toplumunun (kuram) adalet, demokrasi, eşgüdüm, denge gibi kavramları geliştirmesi beklenirken birden küresel kriz çıkmazına düşmesi nasıl açıklanabilir. Bu yüzden Batı medeniyetinin tek taraflı bilim ideolojisi, özgün sosyal ilim tartışması ile ele alınarak eleştiriye tabi tutulma ihtiyacı bulunmaktadır.

 

Kültür Ve Zihniyet Parametreleri Açısından Enformasyon Toplum Kuramına Yönelik Değerlendirme

Batı medeniyetinde toplumsal yapı ekonomi kurumunun önderliğinde şekillenmiş olan madde merkezli bir sosyal bilim niteliğine sahiptir. Batı medeniyetinin ekonomi merkezli kurum olması bütün olay ve olgulara ekonomizasyon zihniyetiyle yaklaşmasını gerekli kılar. Ekonominin sosyal olay, sosyal olgu ve sosyal düşünceyi ekonomi mahreçli değerlendirmesinin anlamı; kaynaklar en etkin bir şekilde kullanılarak, en az maliyetle kar maksimizasyonu hedeflerine ulaşılmasını ifade etmektedir. Bundan dolayı Batı medeniyeti içinde pek çok sosyal yapıda/ülkede sosyal olaya, sosyal olguya ve sosyal düşüncenin gelişmesine kültürel eğilimi merkeze alan bir zihniyetle tahlil, bakış, çözümleme konusunda "ciddi bir kriz yaşanmaktadır". Çünkü ekonomik merkezli bakış; rasyonaliteye, sadece ekonomik fayda merkezli düşünceden hareketle yetersiz, dar ölçekli karar alma mekanizmalarını gelişmiştir. Yeni kültürel eğilimler ise irrasyonel davranış modellerini öne çıkardığından D.Bell bu ayrımı, "Batı toplumlarının tarihi krizidir 've toplumu derinden etkilemektedir" şeklinde belirtir (Belek, 1999: 155).

Öte yandan bir sosyal yapıda devlet, üniversite, işletme, mabet, hukuk sistemi, evlilik, aile gibi kavramlar sadece ilgili insanların davranışları ve eylemleri yani sadece ampirist/madde merkezli/gözlenebilir işlerle değil, fakat tutumlar, coşkular, hisler ve düşünceleri çerçevesinde anlam içermektedir. Bu yapıları sadece nesnel, maddi görünümü ile incelemekle birlikte, bireylerin çok karmaşık olan düşüncelerinin kodladığı anlamlar dünyasını da dikkate alarak birlikte analiz edilmelidirler (Zijderveld, 2007: 155). Çünkü söz konusu bireyler "sadece psişik olarak biricik ve özgün varlıklar değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel varlıklar olarak görülmelidir". Bundan dolayı toplum ve kültür, sadece nesnel/maddi yapılardan ibaret olarak değerlendirilemeyeceği gibi sosyal eylemi gerçekleştiren insanların da davranışlarında görülen psişik yapılarında bunda katkısı bulunmaktadır. İnsanlar, bu yapılarla doğumlarından itibaren birlikte olup bu yapılan zihniyet dünyalarında içselleştirdikleri görülüyor. Böylece bu yapılar, insan bilincinin kültürel potansiyellerine bağlı olarak geliştirdiği, anti-madde merkezli olan coşkusunun, hislerinin, tutumlarının, tavırlarının ve bilişinin; özetle onun toplum davranışının bir parçası olmaktadır (Zijderveld, 2007: 156-157).

Amaca yönelik davranış geliştirmek ve kimlik kazanabilmek için çevremizdeki toplum ve onun kültürünü birlikte ele alarak, bu yöntemi içselleştirme söz konusu olmaktadır (Zijderveld, 2007: 156). Bu anlamda Mead'in yaklaşımı önem taşımaktadır. Mead, self (kimlik) kavramını "tbe I/ben" ve "the me/beni" diye ikiye ayırırken insanın iç ve dış özelliklerini birlikte ele alınmasının açılımını ifade etmiş oluyor. Mead'in analizinde "I/ben" de içselleştirilen otoriteyi, "the me/beni" de ise içselleştirilen toplumun izini ifade ederek, insan düşüncesi ve maddi varlığını birlikte ele alınıp sosyal olana, sosyal bilime/düşünceye iki yönlü (irrasyonel alan ile rasyonel alanın birlikteliğinde) bakmanın önemine işaret etmiştir.

Emile Durkheim'de pozitivist gelenekten geliyor olmasına rağmen Mead'a benzer şeyleri ifade etmiş olduğu anlaşılmaktadır. E.Durkheim 'bir, insani bireyi çifte varlık (homo dublex)  olarak nitelerken benzer bir şeyi kastetmektedir. Bir tafradan toplumsal ve kültürel olarak koşullanmıştır, diğer taraftan da inşa edici ve özgündür". Bu ise toplumsallaşma sürecinde insanların özellikle işlevsel rasyonalite yani akıl içermeyen maddi boyutluluğundan (et paketi hali) akılcı varlıklara doğru dönüşmesini, kültürleşme süreciyle de "özsel rasyonalite" geliştirmelerine yöneldiklerini göstermektedir (Zijderveld, 2007: 165).

Bu teorik iki boyutlu (irrasyonel+rasyonel) düşünüş birlikteliğine dayalı, Batı da tartışılan kuramsal açılımlardan da anlaşıldığı üzere, Batı medeniyetinin aydınlanmadan bu yana madde merkezli pozitivist, ampiristik düşünce geleneği onun sosyal bilim anlayışının temellerini de oluşturmuştur. Buradan hareketle Batı medeniyetinin insan=madde denkleminde kar peşinde koşan egosantrik daha sonraları da antroposentrik hale dönüşen insanın, maddi güce kavuşmasının kapitalist-liberalist sistemsel kurgusu ve onu meşrulaştıran ideolojik sosyal bilim anlayışı geliştirilmiştir. İşte Batı medeniyetinde geliştirilen toplum kuramları madde merkezli, tek boyutlu bir zihniyete sahip olarak kurgulanmasının yolu da böylece açılmıştır. Oysa Türk sosyo-kültürel sistemi iki boyutlu (rasyonel alan+irrasyonel alan birlikteliği) anlayışa sahip bir medeniyet dalgasından geldiğinden; sosyal olay, sosyal olgu ve sosyal bilim/düşünceye bu noktadan yaklaşmaktadır. Bu iki boyutlu geniş bakış açısı, tek boyutlu Batı medeniyet parametrelerini (örneğin çalışma hayatı ilkelerini, modellerini, sistem analizlerini) daha insani denge ölçüleri içinde de almakta olduğu belirtilir. Zaten D.Bell'inde ifade ettiği gibi Batı medeniyetin tarihi krizi onun tek boyutlu düzeyde (beyin/salt akıl/ekonomi/maddi dünya/maddi değer) kalmasından kaynaklanmakta olduğunu belirtir. Türk sosyo-kültürel sisteminde ise iki boyutlu bir kurgu (beyin+kalp birlikteliği/ekonomi+soyut toplumsal değerler/maddi dünya+manevi dünya birlikteliği) içindedir. Bu ise Batı medeniyetinin eşyayı, dünyayı değerlendirme gücünden çok daha ileri bir çözümleme gücünü ortaya koymakta olduğu söylenir. Günümüz Batı medeniyetinin onca gelişmiş ekonomik büyümesine, dünya ölçeğinde enformasyon ağına rağmen krize girmesinin yapısal nedenleri tek boyutlu bir zihniyet kurgusuna sahip olmaktan kaynaklanmakta olduğu belirgin olarak görülmektedir. Buradan hareketle yukarıda enformasyon toplum kuramcılarının pozitivist-materyalist zihniyet kurgusu çerçevesinde ele aldıkları bazı konuları iki boyutlu sosyal bilim anlayışı çerçevesinde kritize edilmek istenmektedir:

Enformasyon toplum kuramının savunucularından bir olan Naisbitt'e göre bu kuram için yeni bir insiyatif alma, bireycilik ve demokrasi dalgası için büyük bir potansiyel taşıdığını belirterek tüm toplumsal kurumların bilgisayar merkezli olarak tamamen yeniden kurgulanması beklentisini ve bunun sağlanabilmesi içinde enformasyonun "büyük eşitleyici" özelliğine sarılır.

Naisbitt'in bütün enformasyon toplum düşüncesine yönelik temel kurgusunda, hâkim Batı medeniyetinin sosyal bilim anlayışının zihinsel temelleri açıkça görülmektedir. Batı medeniyeti 18.yüzyılda sömürge hareketlerine, sömürülecek bölgeyi doğrudan işgal ederek yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koymuştur. Sömürülen toplumlarda küçük çapta da olsa milli bilincin oluşmasına bağlı olarak 19. yüzyıl sürecinde bu sömürgecilik yöntemine, "yerli işbirlikçiler'' vasıtasıyla yeni bir boyut kazandırılmıştır. 20. yüzyılda ise Batı medeniyeti özellikle ikinci dünya savaşından sonra resmi sömürgecilikten uzaklaştığı görülmektedir. Ama sömürgeleştirme fonksiyonunu da vazifeyi kapitalist-liberalist merkezli sosyal bilim anlayışının dünya ölçeğinde yaygınlaştırılmasına bağlayarak sürmüş olduğu söylenebilir. Buna göre Afganistan ve Irak işgallerine değin Batı medeniyeti, ikinci dünya savaşından sonra artık herhangi bir ülke kontrolünü, Batı bilim merkezlerinde üretilen positivist mahreçli kapitalist-liberalist bilgi ile sağlayabilmekte, yönlendirilmekte, tüketim kalıplan belirlenmekte, sosyal düşüne sistemleri kurgulanmakta olduğu belirtilebilinir. Bu yeni sosyal bilim mahreçli sömürge, insan düşüncesini yönetme, şekillendirme biçimi, enformasyon toptum araçları yoluyla hızla gerçekleştirilmiştir. Böylece enformasyon toplum temel ilkeleri, Batı medeniyeti lehine dünyayı daha fazla kapitalist-liberalist değerlere bağımlı kılına, onunla benzeştirme insan=madde ilişki setinden dünyayı anlamlandırmaya yönelik tesir gücünü ortaya çıkarmıştır. Bunun tabi sonucu olarak Batı dışı dünya Naisbitt'in söylediğinin tam tersi olarak bireyin düşünsel dünyası bazında insan sömürüsünü, toplumsal temelde hak ihlallerini ortaya çıkardığı gibi, insan hak ve hürriyetini geliştiren demokrasi yerine bunun tam tersi olan militan demokrasiyi geliştirmiştir. Böylece Naisbitt'in Batı sosyal bilimine dayalı enformasyon toplumunu öven ilkelerinin bütün dünya ölçeğinde huzur, barış, sevgi, bolluk getirmeyeceği, sadece Batı medeniyetinin hâkim unsurlan için faydalı, olumlu yönlerinin geçerli olduğunun fark edilmesi zarureti bulunmaktadır. Bu fark ediş sağlanamadığı zaman ise Batı dışı toplum aydınları, Batı medeniyetini sosyal bilim kavrayışını içselleştirdikleri ölçüde kendi toplUmların kalkınmasını geciktirmeye yönlendirmektedir. Bu durum ise "büyük eşitleyicilikten" söz edilmesini oldukça zorlaştırmakta gözükmektedir. Tom Stoiner ise enformasyon toplumunun "savaşa duyulan birincil ihtiyacı giderdiğini onun barışcıl demokrasi merkezli düşünmekte olduğunu ve de bolluk ve yüksek gelir çağını da ifade etmekte olduğunu belirtmektedir. Oysa Batı medeniyeti tek boyutlu (insan=madde) ana paradigması nedeni ile insan gerçeğine yetersiz bir bilgi düzeyi ile yaklaşmıştır. Bu insanı yetersiz kavrayış, Batı medeniyetini ve onun liderlikte kalması konusunda yeni açılım yapma adına sosyal çözümsüzlüğe düşürmüştür. Bu ise Batı medeniyetine askeri endüstriyel gücünü kullanmak yoluyla yeni ekonomik kaynaklara ulaşma seçeneğine itmiştir. Askeri seçenek yeni savaşlar, kan, gözyaşı, hak gaspı, demokraside büzülmelere yol açmıştır. En yakın örnek olarak Afganistan, Irak, Somali gösterilebilir. İşte enformasyon topumu Batı medeniyetini saldırgan hale dönüştürerek, bu saldırganlığı da sosyal bilimlerindeki yumuşatıcı açıklamalarla meşru gösterme eğilimi ile ifade etmektedir.

Yoksulluk ve kıtlık konusu da Batı medeniyetinin ileri teknolojisinin bir sonucu olarak görülmektedir. Çünkü Batı medeniyeti ileri teknolojisini tarım sektöründe kullanması sonucu yılda sekize yakın ürünün alınması ve hayvan üretimindeki gelişmiş yöntemlerin kullanılması onun bu alanlarla bir "arz fazlalığı'' içine girmesine neden olmuştur. Bu Batı medeniyeti açısından bolluk gibi görülse de, Batı dışı toplumlar açsından emperyal politikaların uygulanma sebebi olarak ortaya çıkmaktadır.

Arz fazlalığı sonucu Batı dışı dünyanın tarımsal üretim sistemine Bretton Woods kuruluşlarının vasıtasıyla müdahaleler, kısıtlamaya yönlendirmeler, istikrarsızlaştırmalar ve zorlamalar sonucu bu dünyanın üretimi düşmüş açlık, yoksulluk içine sürüklenmiştir (Şimşek, 1999: 52-53). Yüksek iletişim teknolojisi sonucu maddeci zihniyet merkezli Batı medeniyeti kapitalist­liberalist sistemin enformatik ağı, barışcıl olmaktan oldukça uzak görülmesini ortaya koymuştur.

 

SONUÇ

Dünyada yaşanan medeniyetler çatışması süreci, esasında Batı medeniyetinin sosyal bilim anlayışı ile Batı dışı toplumların özgün sosyal bilim anlayışlan arasındaki farklılığa dikkat çekilmesini anlamlı kılmaktadır. Çünkü kültür-din­ekonomi-toplum ilişkisinin kendi tabiatında ayrı sosyal düşünceleri, insana, eşyaya(maddeye), kâinata bakışta ki farklı değerlendirmeleri ve buna bağlı olarak farklı insan tiplerini eğitmeyi beraberinde getirmiş olduğundan, Batı medeniyetinin yönlendirici sosyal bilim anlayışına karşı bir başka düşünce sisteminin/sistemlerinin de gelişme dinamiklerinin de var olduğu belirtilebilinir.

Enformasyon toplumu Batı medeniyeti için zenginliğin temel kaynak yöntemlerinden birisi olarak sunulurken, Batı medeniyetinin insan=madde bağlamında kurgulanması, onun soyut toplumsal değerleri analize konu etmemesini zorunlu kılmaktadır. Bu ise Batı medeniyetinin paradigmatik çıkışsızlığını hazırlamakta olduğu söylenebilir. Çünkü Batı medeniyeti onca zenginliğine rağmen, iletişim ağının küre ölçeğinde etkin kurulmasına rağmen içine düşmüş olduğu finans krizini aşmada çok ciddi bunalımlar yaşamakta olduğu görülmektedir. Şayet enformasyon toplum kuramcılarının belirttiği gibi elektronik, bilgisayar ve telekomünikasyondaki gelişmeler demokrasiyi zenginliği, bolluğu getirip bunun tabii sonucu olarak sarsılmaz bir Batı medeniyeti iktidarının tam olarak sağlanmasının mümkün olması gerekmekteydi. Oysa süreç böyle işlememekte olduğu gözlenmektedir. O halde eksik olanın sadece madde bilgisinde kalmak olarak belirtip çözüm olarak da toplum bilgisini madde+mana birlikteliğinin ele alındığı yani bir paradigma anlayışından geçmekte olduğu söylenebilir. Bu konuda Türk toplum düşüncesinin ait olduğu medeniyet birikimi ve onun özgün sosyal bilim/düşünce anlayışının oldukça zengin bir müktesebatı taşımaktadır.

 

 Kaynakça

 

AKIN, Şimşek ve Erdem (2007); Türkiye' de Eğitim Sorunu, Türk Eğitim­Sen, Ankara

ARlKBOĞA, F. Şebnem (2003); Entelektüel Sermaye, Derin Yayınlan:30, İstanbul.

BARRIE, Axford (1995); "States and Global System", The Global System, Economics Politilcs and Culture, St Martin's Pres, Newyork, USA.

BELEK, İlker (1999); "Postkapitalist" Paradigmalar, Sorun Yayınları 2.Baskı, istanbul.

BERKTİN, Cezmi Tahir (1961); Eğitim Teşkilatı Ve Felsefesiyle Amerika, Ajans Türk Matbaası, Ankara.

BİLGİN, Vedat (2007); Türkiye'de Değişimin Dinamikleri Köylülükten Çıkış Yolları, Lotus Yayınevi, Ankara.

BOLAY, Süleyman Hayri (1988); Önsöz, Tabiat Kanunlarının Zorunsuzluğu Üzerine, Batı Klasikleri, Çev: H.Z.Ülgen, M.E.G.S.B.Yaymları, İstanbul.

BOZKURT, Veysel (2004); Değişen Dünyada Sosyoloji, Alfa Yayınlan, İstanbul.

BREZINSKI, Zbiginiew (2006); Çatışan Uygarlıldar Esnek Batı'nm Zayıf Surları, Medeniyetler Çatışmasına Giriş, Der: M.Yllmaz. Vadi yayınları, Ankara.

CALLINICOS, Alex (2004); Toplum Kuramı, İletişim Yayınları, İstanbul.

DAVUTOĞLU, Ahmet (2005); "Sosyal Bilimlerin Evrenselliğine Yönelik Metodolojik Bir Kritik ve Sosyal Bilimlerin İslamileşmesi", Bilgl, Bilim ve İslam Tartışalı İlmi Toplantılar Dizisi 1-2, İSAV, Ensar Neşriyat, İstanbul.

ELLUL, Jacques (2003); Teknoloji Toplumu, Çev: Musa Ceylan, Düşünce Yayınları, İstanbul.

GUTEK, Gerald L. (2001); Eğitime Felsefi ve İdeolojik Yaklaşımlar, Çev: Nesrin Kal, Ütopya Yayınları, Ankara.

GOODE, William J. and Hatt, Paul K. (1973); Sosyal Bilimlerde Araştırma Metodları, Çev: Ruşen Keleş, TODAİE, Ankara.

KARA, Ahmet (2001); iktisat Kuramında Pozitivizm ve Postmodernizm, Vadi Yayınları, Ankara

KERR, Cark (1983); The Future Of Industrial Societies, Converenge or Continuing Diversity,Harward Üniversity Pres,USA.

KEAT, Russel and URRY, John (2001); Bilim Olarak Sosyal Teori, (Çev:Nilgün Çelebi),Ankara,2.Baskı, İmge Kitapevi Yayınlan.

KUMAR, Krishan  (2004); Sanayi Sonrası Toplumdan Post-Modern Topluma Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Dost Yayınları, 2.Baskı, Ankara.

MEVLANA, Hamid (1990); Yeni Enformasyon Düzeni, Kitle Kiltürü Enformatik Cehalet, Nabi Avcı,Rehber Yayınlan, İlaveli 2.Basla,Ankara.

Nabi Avcı; İletişim Devrimi Üzerine, Kitle Kültürü Enformatik Cehalet, Rehber Yayınları, İlaveli 2. Baskı, Ankara.

OKUR, Mehmet Akif (2008); Hegemonya Ve İmparatorluk Tartışmaları Bağlamında Irak Savaşı'nın Politikası, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara, T.C. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,

PERRONS, Diane (2004); Globalization and Social Change,People and Places in a Divided World,Simultaneously Published ,Routldge Taylar and Francis Group, USA and Canada.Plornan, Edward(1999).

ŞİMŞEK, Osman (2008).; Zihniyet  Açısından  Türk  Girişimciliğinin Sosyolojisi,  Ankara, Otorite Yayınları.

ŞİMŞEK, Osman, (2007); Sabri F.Ülgener'in Zihniyet ve Girişimcilik Anlayışına Bilgi Sosyolojisi Açısında Yaklaşım,

ŞİMŞEK, Osman, (Güz 1999); Kürelleşmenin İktisadi Etkileri ve Kıtlık Meselesi, Kök Araştırmalar, C:1, S:2,Ankara.

SMEEDİNG, Timoty ve  M.  Rainwater,  Lee  (2004);  Comparing  living standaıts across nations:real incomes at the top, The bottom, and The middle, What  has  Happened  to  the  Quality  of   life   in   the   Advanced Industrialized Nations?, Edi by:Edward N.Wollf,In Association with the Levy Economics Institute, Cheltenham, UK USA.

ÜLGENER, Sabri Fehmi; Küreselleşme ve Zihniyet Dünyamız, (Edi;Murat Yılmaz), Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

ZACHARlAS, Ajit (2004); Introduction, What has Happened to the Quality  of life in the Advanced Industrialized Nations?, Edi by:Edward N.Wollf,In Association with the Levy Economics Institute,Cheltenhaın,UK USA.

ZİJDERVELT, Anton C. (2007); Sahnelik Toplum Sosyolojinin Yeniden Tanımlanması, Çev: Kadir Canatan, Pınar Yayınlan, İstanbul.

WEBER, Max (1978); Economy and Society 2, Edi by:Guenter Roht and Claus Wittich,University of California Pres,Berkeley and Los Angeles,California,

http://www.tumgazeteier .com/?a=2198973

http://yenisafak,com.tr/t=02.10.2008&y=IbrahimKaragul

 

Kaynak

Şimşek, O. (2008). “Küresel Kriz Ve Sanayi Sonrası Enformasyon Toplum Kuramı Bağlamında Batı Medeniyeti-Sosyal Bilim Anlayışı İlişkisinin Zihniyet Kökenleri”., B. Bayat. (Editör). Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri (Seçme Yazılar II).Ankara. Alter Yayınları, s. 421-450.

 

Yazarın Son Makaleleri

Sosyal Ağlarda Paylaş

Twitter Facebook Google+ E-mail

Kategoriler

Son Yazılar