“Tevhidi Sosyal Düşünce”

Türkler Dünyasındaki Değişim ve Dönüşüm Sürecinde Kültürel Özgüven Sorunu

Türk-İslam dünyasının yükselişi karşısında önceleri çöküş sürecini yaşayan Batı, daha sonraları yapmış olduğu dönüşüm ve değişimler ile yükselişe geçebilmiştir.Özellikle Coğrafi keşifler adı verilen süreç ile daha geniş coğrafyalara hâkim olmuş, sömürgeleştirdikleri toplumlara kendi değerlerini, dilini ve inançlarını dayatarak insanlık tarihinde yeni bir çağı başlatmıştır. Rönesans ile başlayan doğaya egemen olma ve sürekli elde etme isteği, Batı insanında bilme, tanıma ve keşfetme arzusunu doğurmuştur. Bu yeniçağ ile başlayan bilim ve felsefedeki entelektüel ve zihinsel gelişmeler aynı zamanda tinsel kültürün gelişmesini de sağlamıştır.

 

18. yüzyılda ortaya çıkan aydınlanma dönemi, İngiltere’deki sanayi devrimi ile değişen toplumsal düzen, yeni tinsel kültürün artışına neden olurken, akabinde Aydınlanma çağı aklın, bilimin, sanatın, hukukun ve hakların belirli ölçülerde gelişmesini sağladı. Bunların sonucu olarak üretilen kültür değerlerinin öteki toplumlar için örnek olabileceğine kanaat getiren Avrupa insanı, bunların tüm insanlara anlatılması ve öğretilmesi gerekliliğine de inanmıştı. Bu zihniyeti benimsemiş olanlar, bir adım ileri giderek önce kendi toplumlarında kültür değişimine, sonra da Avrupa dışı toplumlarda kültür değişiminin gerekliliğine kanaat getirmiş oldular. Böylece Avrupa kültürünün öteki kültürlerden üstün, ötekilere örnek, evrensel kültür olduğuna kanaat getirilerek diğer uluslara aktarılmaya başlandı. Artık aydınlanmanın kültür değerleri, uygarlığın başat değerleri olarak benimsenmişti. Böylece Avrupa kültürü, uygarlık olarak adlandırılırken Avrupalı olmayan kültürler ise değersiz ya da bırakılması gereken değerler olarak nitelenmeye başlandı.

 

Batı’da oluşan ve gelişen bu fikri ve fiili durum karşısında çeşitli nedenlerden ötürü durgunluk veya gerileme sürecine giren Türk - İslam dünyası, doğrudan veya dolaylı olarak Batı’nın kuşatması ya da etkisi altına girmeye başlamıştı. Türk ve İslam dünyasının hamisi konumunda bulunan Osmanlı devletinin de Batı üstünlüğünü kabullenme mecburiyetinde kalması sonucunda ortaya çıkan fikri, zihni ve kurumsal dönüşümler, bin küsur yıllık medeniyet yapılaşmasını derinden etkilemiştir. Batı üstünlüğünün Osmanlı Devleti elitlerince kabul edilmesi ve Batı’dan öğrenme sürecinin Batı’yı taklide dönüşme süreci ise Türk aydınında özgüven sorununu ortaya çıkartmıştır. Özgüvenin eksik oluşu veya kaybı ise Batı’ya karşı aşağılık kompleksinin şekillenmesi ve giderek yaygınlaşması sonucunu doğurmuştur. Bu durumun Cumhuriyet aydınlarında daha da belirginleştiği ise günümüzde bilinen bir gerçektir. Tanzimat ile başlayan, cumhuriyet ile ideolojiye dönüşerek devam eden kurumsal dönüşümler, Türk sosyal-kültürel yapısında tahmini imkânsız değişimlerin ortaya çıkmasına, sosyal ve kültürel yarılmaların ve kopuşların giderek büyümesine neden olmuştur.

 

Diğer tarafta, Ruslar ve Çinliler 19. Yüzyılın sonlarına doğru İdil-Ural, Kafkasya ve Türkistan bölgelerine yönelik işgal sürecini tamamlamış, Türk yurtlarında sömürge düzenini kurmuştu. Sömürge güçleri, ideolojisine uygun olarak geliştirdikleri kültürel ve politik faşizmi ile bölge halkını “verilmiş ve tayin edilmiş kimlikler” çerçevesinde yeniden organize olmaya, aslından kopartılarak parçalanmaya, birbirinden uzaklaştırarak yabancılaşmaya hatta hasımlaşmaya mecbur bırakmıştır. Bölge aydınları ve uleması canı pahasına işbu sürece direndiyse de güçlü ve örgütlü sömürge kuvvetleri karşısında muvaffak olamamış, acımasız ve tavizsiz kıyımlara maruz kalmıştır.SSCB’nin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni durum ve koşullar nispi olarak “Türklerarası etkileşim”in gerçekleşmesine imkân vermiştir. Bu etkileşimin daha mantıklı, sistematik ve verimli olarak ilerletilmesi ise sabır isteyen, özveri isteyen bir süreçtir ki, kültürel özgüven özellikle bu süreçte önem arz edecektir.

 

Güven sözcüğü, TDK’nin Güncel Türkçe Sözlüğünde şöyle açıklanmıştır: “Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat”. Bireyde “Güven” olduğu zaman kendine yönelik iyi duygular geliştirir ve kendini iyi hisseder demektir. Başka bir deyişle, kendimiz olmaktan memnun olmak ve bunun sonucu olarak kendimiz ve çevremizle barışık olmak, başarılı olmak demektir. Bu durumda, Özgüveni şu şekilde tanımlamak mümkündür: insanın kendisiyle ve çevresiyle barışık olması, olumlu ve olumsuz yönlerinin farkında olması durumudur. Özgüveni olan kimseler hem olumlu hem de olumsuz yönleriyle yüzleşebilir, kendine karşı dürüst ve gerçekçi olur ve yetersiz olduğu konularda kendilerini geliştirmek için çaba gösterirler. Sorumluluk aldıkları konularda ise, tek başlarına mücadele etme ve sorunlarla karşılaştıklarında çözme yeteneğine sahip olabilirler.

 

Türkiye’de azımsanmayacak oranda seçkinler ve aydınların modernleşme sürecini Batılılaşma olarak algıladığı biliniyor. Bu nevi algılamaların cumhuriyetin sosyal, kültürel ve eğitim politikalarını belirleme süreçlerinde belirginleştiği hatta bazı dönemlerde kurumların resmi politikasına dahi dönüştüğü bilinir. İşbu dönüşüm sürecinde icra edilen eğitim ve kültür politikalarının toplumun tarihi sürekliliğine, sosyal ve kültür yapısına uygun şekilde oluşturulmaması, dışarıdan aktarılmış veya kopya edilmiş olması gibi nedenlerden dolayı bireylerde kültürel kopukluğun yaşanmasına neden olmuş, hatta kültürel mensubiyetlerini, kişiliklerini ve özgüvenini zedelemiştir. Özellikle eğitim sistemindeki tutarsızlıklar, yabancı dilde eğitim gibi süreçler, “devletin kötü, özelin iyi” algıları yeni nesillerdeki ciddi sorunları ve bunalımları ortaya çıkartmıştır. Kendi kimliklerinden utanma, kendi toplumuna tepeden bakma, Batı hayranlığı; Doğu’yu ve Doğuluyu küçümseme alışkanlığı ve “bizden adam olmaz” anlayışının iyice pekişmesi, yaygınlaşması durumunu ortaya çıkartmıştır.

 

İdil-Ural, Kafkasya ve Türkistan sahasındaki Ruslaştırma veya Çinlileştirmenin işbu bölgelerde yaşayan Türklerde çok derin kültürel kopuşları, sosyal yarılmaları ortaya çıkarttığı, kardeşler ara yabancılaşma, uzaklaşma, suni sınırlar oluşturma ve tarihi mirasları bölüşme veya reddetme gibi durumları ortaya çıkarttığı ise bir diğer acı gerçektir.

 

Adına modernleşme veya çağdaşlaşma denilen sürecin özelde Batıdaki ve Doğudaki Türkleri, genelde bütün İslam coğrafyasını kasıp kavurduğu, mevcut sosyal ve kültürel yapıyı tahrip ettiği, mecburi değişim süreçlerine ittiği bir gerçektir. Bu süreçte, şekillenen özellikle toplumun seçkinleri veya çoğu aydınlarca tasdik edilen Batı üstünlüğü psikolojisinin dürtüsü ile toplumların Batı standartlarına göre dönüştürülmesi uğraşısı diğer kurumlarda olduğu kadar eğitim-öğretim kurumlarında da kendini göstermiştir. Eğitim kurumlarının Batı standartlarına göre dönüştürülmesi sürecinde ortaya çıkan Batı dillerinde eğitim-öğretim kültürel sürekliliği ve sosyal bilimlerdeki fikri üretimi ciddi bir şekilde sekteye uğratmış, mezunlarda belirgin kültürel kopukluk ve kültürel yabancılaşma durumunu ortaya çıkartmıştır. İşbu eğitim kurumları aracılığı ile Batılı değerler ve fikirler rahatlıkla toplumun çeşitli katmanlarında yaygınlaşırken, toplumun asli kültürü ve değerleri ise dışlanmaya veya değersizleştirilmeye çalışılmıştır. Bu süreci hızlandıranların önemli bir bölümünün (sosyal bilimler alanında) lisansüstü eğitimini yurtdışında yapanlar olduğu da dikkatlerden kaçmamalıdır.

 

Çünkü dil kültürün taşıyıcısıdır; kültür de dilin niteliklerini göstermesine zemin olan önemli bir uygulama sahasıdır. Dil, toplumun algı, ilgi ve kültürel değerleri üzerinden somut ürünler aracılığı ile vücut bulur. Konuşmalara konu olan her şey, kültürün dil aracılığı ile sosyal hayata yansımasıdır. Bundan dolayı eğitim dilinin ana dil haricindeki farklı bir dil ile yapılması, yabancı kültürel değerlerin işbu eğitim dili aracılığı ile meşru bir şekilde rahatlıkla aktarılması demektir. Yani, birey anadilinden farklı bir dilde, dolayısıyla o dilin beslendiği kültür ve değerlerinde sosyalleşmekte, o dil aracılığı ile dünya görüşünü ve kimliğini şekillendirmektedir.

 

Kültür, insanın hayat kaynağı olan sudur; dil ise işbu suyu bütün meskenlere dağıtan önemli şebekedir. Bir bakıma dilin, kültürün yayılmasında gördüğü işlev, hayat kaynağının ulaşımını sağlayan şebekenin gördüğü işlev gibidir. Kültür ile dilin ilişkilerini, anne ve çocuğun ilişkisine benzetmek mümkündür. Annenin çocuğunu besleyip büyütmesi gibi kültür de dilin gelişip canlılık kazanmasına zemin olur. O kültürde can bulan ve gelişen dili kendine birinci dil yapan birey, kültürel kimliğini, mensubiyetini ve duruşunu ona göre şekillendirecektir.

 

Milletleri millet yapan onun dili ve kültürüdür. Milletler ancak dilleri ve kültürleri sayesinde varlıklarını koruyabilirler. Kültürleri ne kadar sağlıklı ve özgün ise, dilleri o kadar sağlam, işlevsel ve kuvvetli olur. Bireyin dili aracılığı ile kendini ifade etmesi o kadar kolay olur, kendine kültürüne özgüveni de tam olur. Toplumdaki bireyler arasında beklenen veya olması gereken birlik ve bütünlük anlayışı dil ve kültür dinamizmi ile canlı tutulabilir. Bundan dolayı, dil ve kültür kavramlarını birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Onlar adeta birbirini tamamlayan bir bütündür. Tekrar edilmesi gerekir ki, dil kültürün taşıyıcısıdır; kültür de dile kaynaklık eden önemli bir beslenme ve yığınak alanıdır.

 

Toplumun hiçbir alanı dilden bağımsız olamaz. Bir toplumu ötekisinden ayırt eden, farklı kılan başta onun dilidir, kültürüdür. Dil yok ise, o toplum da yoktur demektir. Çünkü dilin yok olması o toplumun kültürünün yok olması demektir. Bu manada dil toplumun kültürel kimliğini yansıtmaktadır ki, dilde kültürün unsurları, alametleri saklıdır. Çünkü toplumun edebiyatı, sanatı, felsefesi, tekniği ile bütün kültürü, düşünceleri, töre ve gelenekleri dil ile bir bağlılık içindedirler. Töre ve geleneklerin kuşaktan kuşağa aktarılması ancak bir bildirme, ifade etme ile olabilir. Bunu da ancak dil başarır.

 

Günümüzün geçmişi olan Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet sürecinde; Türkiye dışı Türk yurtlarında Rus ve Çin istilacılarının gerçekleştirdikleri çeşitli devrimler, kıyımlar (biyolojik ve kültürel) neticesinde genel Türkler dünyasında sosyal, kültürel ve politik değişmeler yaşanmıştır. Bu değişim süreci ister Doğuda, ister Batıda olsun yeni bir aydın tipini, yani tarihi süreklilikten yoksun, asli kültürel kaynaklardan pek beslenmemiş, özgüveni eksik fakat taklit eğilimi kuvvetli diplomalılar kitlesini türetmiştir. Bunların çoğu Türkiye’de Batı dilli, Türkiye dışında ise Rus dilli, Arap- Fars dilli ve Çin dilli aydınlar olarak karşımıza çıkarlar. Bu aydınların ortak özellikleri ise, yukarıda üzerinde durulduğu gibi yabancı milliyetlerin dili ve kültüründe sosyalleşmeleri, eğitim-öğretim süzgeçlerinden geçmeleri dolayısıyla mensubu olduğu toplumun dilinden, dininden, kültüründen kopmuş olmalarıdır. Onların önemli bir bölümü kendi toplumuna dili ve kültüründen beslendiği milliyetlerin fanatikleri gibi bakması, hep onların istek-arzuları doğrultusunda dönüştürmeye, değiştirmeye çalışmaları ile dikkat çekicidir.

 

Günümüzde, başta Türkiye olmak üzere diğer Türk yurtlarında geçmişten günümüze dek tarihi süreklilik içinden milletimize bir bütün olarak bakan, ders çıkartmayı bilen, hassasiyeti berrak, sorumluluk duygusu içinde hareket eden yerli ve milli düşünebilen aydınlar vardır. Küreselleşen çağımızda iletişim ve etkileşim ağları, Türkler arası iletişim ve etkileşimi hiç olmadığı kadar kolaylaştırmıştır. Bu kolaylık aslında aynı düşünceye sahip, fakat farklı mekânlarda yaşayanlarda tıpkı aynı ortamdaymış gibi ortak üretimlerde bulunabilmesini olanaklı kılmıştır.

 

Türk devletleri ve toplumları hala dönüşüm ve değişim içindedir. Yerli ve milli düşünen aydınlarımızın bu dönüşüm sürecinde daha da aktif olmaları, süreci bizzat kendileri lehine yönetebilmelerinin ihtimalleri mevcuttur. Özellikle, onlar ülkeler ve toplumların eğitim, kültür politikalarının belirlenmesi süreci ile uygulama alanlarında varlık göstermeli önemlidir. Tarihsel sürekliliği olmayan ve kendi kültürel zenginliklerinden beslenmeyen eğitim sisteminin, okutulacak derslik kitaplarının, özgüveni eksik veya olmayan bireyleri yetiştireceği gerçeğini unutmaması gerekir. Böyle bir sistemde yetişen aydınlarda şekillenen aşağılık kompleksinin toplumda güven eksikliği, taklitçilik ve kimlik bunalımı gibi sorunların (sürekli) yaşanmasına neden olacağı akıllarda tutulmalıdır.

 

Kendine güvenen, yaratıcı bireylerin yetiştirilmesinde kültürel özgüven özellikle önemlidir. Kültürel özgüvenin verilmesi için kültürel sürekliliğin işlendiği, en az dört bin yıllık tarih şuurunun verildiği, tarihi süreçteki kültür medeniyet birikimlerinin aktarıldığı, kendi medeniyet çizgimizde gelişen fikirlerin sevdirildiği, benimsetildiği bir eğitim sistemi, modeli geliştirilmelidir. Böyle bir eğitim sisteminin eğitim dili bütün aşamalar ve kurumlarda kesinlikle ana dilde yani Türkçe olmalıdır. Yabancı dil öğrenmek ile yabancı dilde eğitimin ayrı ayrı konu olduğu idrak edilmeli ve bilinmelidir. Yeni nesil ana dilinde eğitim öğretimine devam ederken, mutlaka (en az) bir yabancı dil öğrenmeli ve bilmelidir. Kendi medeniyet yaylasından beslenerek, milli kültürü ve değerlerinde yetişen bireylerin kültürel özgüveni tam olacak, ikinci veya üçüncü dil öğrenmesi, yabancı fikirler ve değerler ile tanışması onu daha güçlü kılacak, karşılaştırma ve sentezleme yeteneğini elde etmesi, daha yaratıcı fikirleri, düşünceleri ortaya atabilmesi veya geliştirebilmesi mümkün olacaktır.

 

Özetlemek gerekirse, Türk toplumları yaklaşık iki asırdan beri (Doğu’da, Batı’da ve Güneyde) serbest ve zorunlu olarak değişim, dönüşümü yaşamaktadırlar. Çağımızın küreselleşme süreci, gelişen ulaşım, iletişim ve etkileşim araçları ile Türkler dünyasında yakın tarihimizde hiç olmadığı kadar farklı bir etkileşim imkânını sunmaktadır. İşbu imkânlar dâhilinde, yeniden toparlanmanın ve yeniden medeniyet inşa etmenin ihtimalleri bulunmaktadır. Bu imkânlar arasında eğitim-öğretim ve fikri üretim önemle vurgulanması, üzerinde durulması gereken hususlardır. Eğitim ve öğretim ile verilecek değerler, okutulacak kitapların bireylere özgüven aşılayacak olması, sosyal bilimlerde özellikle İslamiyet sonrası ilim ve bilim dünyasında ses getiren bilginlerin görüşlerinin, fikirlerinin yeniden işlenerek sistemleştirilmesi, kuramsal düzeyde tasnif edilerek eğitim müfredatlarına sokulması ise kültürel özgüvenin oluşturulması noktasında çok önemlidir. Milli ve yerli düşünmeyi yeğleyen aydınlarımızın bu hususta emek vermeleri, yeni neslin kültürel özgüveninin oluşturulması ve güçlendirilmesi noktasında özveri ile çalışması icap etmektedir.

 

NOT: İşbu yazı Türk Yurdu dergisinin Ocak 2016 tarihli 105. Yıl, 342 sayısında yayımlanmıştır.

Yazarın Son Makaleleri

Sosyal Ağlarda Paylaş

Twitter Facebook Google+ E-mail

Kategoriler

Son Yazılar